21 Ekim 2010 Perşembe

Çağrılmayan Yakup, Dava ve Yabancı'da Kimliksizlik ve Bürokrasi

          İkinci Dünya Savaşı, atom bombası, boşa çıkan sosyalizm umutları ve birçok ülkede hüküm süren faşizm Camus'nün 20. yüzyılı “Korku Çağı” olarak adlandırması için yeterliydi. “Düşünen” ve “anlamaya çalışan” insan için 20. yüzyıl gerçekten de tam bir “Korku Çağı” olma özelliği taşıyordu. Bu yüzyıl, insanlar arası iletişimi imkansız hatta “anlamsız” kılıyordu. Yaşananların trajikliği, beraberinde kayıtsızlığı ve anlamsızlığı da getirmişti. Modernleşme adı altında sterilize edilmeye çalışılan toplumlara bir yandan “sonsuza dek yaşanabileceği” düşüncesi aşılanırken, bir yandan da Hitler diktatörlüğü ve yaşanan kayıplar insanlara tam da hayatın sonluluğunu kanıtlıyordu. 20. yüzyılın yoğun bunalımı, edebiyatta ve sanatta ise kendisini varoluşçuluk”adı altında gösteriyordu. Kierkegaard, Dostoyevski, Kafka, Sartre ve Camus'nün öncülüğünü yaptığı söylenebilecek bu “akım”, temelde “varlığı / yokluğu”, “anlamlılığı / anlamsızlığı”, “kimliği / kimliksizliği”, “etiği”, “ahlakı” ve tüm “değer yargılarını” sorguluyor, sorunsallaştırıyordu. Bu sorgulamaların sonucunda varoluşçuluğun ulaştığı nokta ise -özellikle Camus açısından bakıldığında- sonu “ölüm” olan hayatın zaten kendisinin saçma olduğu ve yapılabilecek tek şeyin onu anlamlı kılma çabası olduğu düşüncesiydi. Elbette ki, bu düşünüş tarzı, 20. yüzyılın -hatta onu takiben 21. yüzyılın da- “yapay” ve “anlamsız” olan “devlet”, “kurum”, “genelgeçer ahlak”, “hukuk” ve “din” gibi yapılarını yok saymaktaydı ve “hayatı anlamlı kılma çabası” bu yapılara karşı bir başkaldırının öngörülmesi anlamına geliyordu. Başlıkta adı geçen üç eser ise, odak noktaları olarak “kimliksizlik” ve “bürokrasi” sorunlarını almaktadır. Bu ortak odak noktası, içerik ve tema açısından eserleri birbirine yaklaştırırken, bu sorunların işleniş şekilleri eserlerin arasındaki farklılıkları görünür kılmaktadır. Bu üç eserde de, neredeyse “leitmotif” denilebilecek bu unsurların incelenmesine kronolojik sırayla başlamak, kanımca, 20. yüzyıl süresince, varoluşsal bu problemlerin nereden nereye ulaştığını görmek açısından yararlı olacaktır.
           
1925 yılında ilk baskısı yapılan Dava'nın ana kişisi Josef K., bir pansiyonda kalan, Elsa adlı bir kadınla ilişkisi olan ve hayatı bankadaki işiyle pansiyonu arasında gidip gelmekten ibaret bir bankacıdır. Roman, Josef K.'nın bir sabah tutuklandığı haberini, odasını işgal eden, hiçbir soruya cevap vermeyen, K.'nın kahvaltısını yiyen mahkeme nöbetçilerinden almasıyla başlar. Tutuklanmıştır tutuklanmasına fakat K. ne suçunu bilmektedir, ne sorgulanmıştır ne de “normal” bir tutuklu gibi bir hücreye kapatılmıştır. K. nöbetçilerden öğrendiği kadarıyla, işine gidip gelmekte, istediği gibi gezip tozmakta özgürdür. Mahkeme, K.'yı hiçbir zaman çağırmayacaktır. Sorgulamalara ne gitmesi ne gitmemesi zorunludur. İlk başlarda, sebebini bile bilmediği ve onu bir şekilde “özgür” bırakan bir davadan ötürü canını sıkmayan K., zaman geçtikçe üzerine çöken “sıkıntı”yı hissetmeye başlar. Zira, K.'nın davası olduğunu çevresindeki herkes öyle ya da böyle bilmektedir. İlk sorgulamasına gittiğinde K. “adalet”, “yargı” ve “mahkeme”ler üzerine olan düşüncelerini epey kalabalık olan kurulun ve sorgu yargıcının karşısında açıkça dile getirir. K.'ya salondaki herkes birbirine benziyormuş gibi görünür. Sorgudan ayrıldıktan sonra, kendi davasını kendisinin yürütebileceğine inanan K., büyük bir ciddiyetle derdini anlatmaya çalıştığı, o kurulun ve sorgu yargıcının aslında davasıyla ilgili herhangi bir yargıda bulunmasının mümkün olmadığını, davasının sonucunun ancak ve ancak Yüksek Mahkeme tarafından belirlenebileceğini öğrendiğinde hüsrana uğrar. Bu arada, K. hala işe gidip gelmektedir. Fakat, hemen herkes gibi, bankadaki müdürü de K.'nın davasını bilmektedir. Bir süre sonra, K. her ne kadar umursamamaya çalışsa da, bankanın kapıcısıdan, yolda karşılaştığı insanlara kadar herkes K.'nın davasından haberdar görünmeye başlar K.'ya. K.'nın davasının haberini alan amcası ise K.'ya “mahkemede nüfuz sahibi” bir avukat arkadaşıyla görüşmesi gerektiğini, böyle bir “utanç”ın, sadece K.'yı değil, bütün aileyi etkilediğini söyleyerek K.'yı avukatla görüşmeye ikna eder. “Nüfuz sahibi” avukat, K.'nın davasıyla ilgili detaylarla ilgili konuşurken, K., avukatın yardımcısı Marie ile kırıştırmaktadır. Yine de, K. davasıyla ilgili tüm işlemlerin avukat tarafından yürütülmesine izin verir. Ne var ki, davayla ilgili hiçbir gelişme olmayınca, K. avukatı azlettirir ve işin başına yeniden kendisi geçer. K.'ya göre, işin başında kendisinin olması davanın işleme sürecini hızlandıracaktır. Bu arada, bankadan aldığı yeni görev ise şehri ziyarete gelen bir İtalyan'a katedrali gezdirmektir. Ne var ki, İtalyan ortalarda görünmez. Beklenmedik bir şekilde, gece saatlerine, içinde K.'dan başka kimsenin bulunmadığı katedralde vaaz başlar. K. tam bu vaaza katılmayıp kaçmayı düşünürken, arkasından gelen “Josef K!” sesiyle duraksar ve vaaz verecek rahibin, onun “hapishane rahibi” olduğunu öğrenir. K. ve “hapishane rahibi” K.'nın davası hakkında konuşurlar. K. hala, mahkemede etkili olduğu söylenen ve “hayali yargıç”ların portrelerini çizen ressam Titorelli'den öğrendiği dava sonuçlandırma şekillerinden medet ummaktadır. Titorelli'nin anlattığına göre, bunlar; ancak Yüksek Mahkeme tarafından karar verilebilen ama o güne dek hiçbir örneği görülmemiş olan “gerçek anlamda aklanma”, “görünüşte aklanma” ve “sürüncemede bırakma”dır. Ne var ki, otuz birinci yaş gününden bir önceki akşam K.'nın ziyaretine gelen mahkeme görevlileri K.'ya işkence ederler. Sonunda ise, K. neden tutuklandığını bilmeden, Yüksek Mahkeme'ye asla ulaşamadan, kimseden doğru dürüst bir yardım alamadan, işkenceci mahkeme görevlilerinden biri tarafından, “bir köpek gibi” ve “utanç içinde” bıçaklanarak öldürülür.
            Dava'daki “kimlik / kimliksizlik” teması, her şeyden önce romanın ana karakterinin isim seçiminde kendini göstermektedir. Temelleri Louis Althusser tarafından atılan “çağrılma teorisi”, K.'nın içinde bulunduğu “kimlik” problemini açıklar görünmektedir. Zira, Althusser'in “... yolda birisi adınızı dile getirdiğinde, adınız artık kimliğiniz haline geldiğinden, size seslenildiğini düşünerek, dönüp bakarsınız” diyerek kendi teorisine uygulamaya çalıştığı ampirizm, sürekli olarak “K.” olarak çağrılan Josef'in durumunu özetlemektedir. Bütün roman boyunca K., okur, kendisi,  ve çevresindekiler için kimdir? K.'nın kimliği nedir? K. bir bankacıdır. K. davası olan bir bankacıdır. Tam olarak adı bile belli olmayan K.'nın üstüne yüklenilen anlamlar sadece bunlardır. K.'nın dünyevi meselelere dair bir uğraşı yoktur. K.'nın, işi olmadığı zaman gerçekleştirdiği gündelik bir faaliyeti yoktur. K. başta, banka ile pansiyon arasında mekik dokurken, tutuklandıktan sonra banka, pansiyonu ve davayla ilgili yerler arasında mekik dokur hale gelir. Tam da bu noktada, Kafka, öyle bir K. portresi çizer ki, sanki K. doğduğu anda tutuklanmıştır. K. bir türlü “özgür” olamamakta ve romanın anlatıcı sesi dahi K.'nın davasını anlatmaktan başka bir iş yapamamaktadır. K. sanki hiç yaşamamış, tutuklu ve ölü doğmuş gibidir. K., bu açılardan “Korku Çağı”nın “kimliksiz” insanına bir örnek teşkil etmektedir. Ne var ki, kanımca Kafka'nın da vurgulamaya çalıştığı asıl nokta, neredeyse tüm insanlığın pençesinde olduğu  “kimlik yanılgısı” ya da “yanılsaması”dır. Zira, K.'dan söz ederken, “gerçek bir kimlik”ten bahsedilemez. Çünkü bu anlamda bir “kimlik” ancak “özgür” insan için mümkündür. K.'yı tanımlamak için kullanılan tüm sıfatlar, tüm belirteçler, K.'nın tutuklu doğmasına sebep olan “kurumların” ve “varoluşçuluğun” özgürlüğün önünde bir engel olarak gördüğü “üstyapı”nın “insan” ve “kimlik” tasavvuru ve bu tasavvurun realizasyonudur.
            Roman boyunca, “üstyapı”nın en güçlü tezahürü ise “hukuk”a bağlı “bürokrasi” olarak görünmektedir. K., zaten “özgür” olamayan, tüm çabalara karşın “özgürleşemeyen” insanlığın sıkıntısını hissetmekteyken, bir de, hayatında “dışsal” bir etken olan “bürokrasi”den doğan “sıkıntı” ile boğuşmaktadır. Bu bürokrasi anlayışı, insanlar arası iletişimi koparmakta, imkansız kılmakta ve “üstyapı” gibi bir “bütünlüğü” oluşturanın bile tikel “birey”ler olduğu düşünülecek olursa, insanın insandan korkmasına yol açmaktadır. Ne var ki, Dava'daki “bürokrasi” bununla da yetinmemekte, K.'nın “güven” duygusunu yok etmekte, daha doğuştan tutuklu olduğunun bilincine varmasını dahi engellemekte, suçun ne olduğunu bilmemesine rağmen “yıldırma” ve “bezdirme” yollarıyla K.'yı mahkum olmayı arzular hale getirmekte ve sonunda somut anlamıyla öldürmektedir. Bu ölüm anında, K.'nın o ana kadar içinde hissettiği “korku” yerini “utanç”a bırakır. Bu utanç, şüphesiz, Kafka'nın 20. yüzyıl eleştirisidir. Yaşanılan ya da yaşanıldığı sanılan hayatlara belli bir mesafeden bakarak, hissedilmesi gerekenin “korku” değil, “utanç” olduğunu söylemek ister gibidir Kafka. Belki de, tam bu sebepten, K., daha önce karşılarına takım elbisesiyle çıktığı bürokrasinin “üye”leri tarafından, çırılçıplak soyulup, bıçaklanarak öldürüldüğünde “utanç” duymaktadır. Başka bir deyişle, K., bir takım elbise ile sembolize edilen bürokrasinin ona yüklediği kimlik elinden alındığı anda yüz yüze gelmek zorunda kaldığı “gerçek kimliği” karşısında duyduğu “utanç”la ölür.
            Camus'nün 1942 yılında kaleme aldığı Yabancı ise Meursault'un başına gelenleri konu edinir. Roman, Meursault'un yaşlılar evinde kalan annesinin ölüm haberini almasıyla başlar. Haber üzerine, Meursault, cenazeye katılmak için patronundan izin alır, yaşlılar evine gider ve annesinin cenazesine katılır. Annesinin cenazesinden sonra, Meursault, sevgilisi Marie ile zaman geçirir ve davayla hiçbir ilgisi bulunmamasına karşın, onunla dost olmak isteyen Raymond'un lehine tanıklık eder. Raymond, bunun üzerine Meursault ve Marie'yi, hafta sonunu geçirmek üzere, arkadaşı Masson ve karısının deniz kıyısındaki kulübesine davet eder. Meursault, Raymond ve Masson, kumsalda yürürken, Raymond'un “belalıları” olduğunu söylediği Araplarla karşılaşırlar. Çıkan kavgada, Raymond, yaralanır. Kulübenin yakınındaki bir doktor, Raymond'un kolunu sarar. Raymond, yaralanmış olmanın verdiği hınçla, kumsala dönerek, onu bıçaklayanı öldüreceğini söyler. Daha sonra, Meursault, tepede parlayan güneşin ve havanın sıcaklığının etkisiyle Raymond'un tabancasıyla, Raymond'u yaralayan Arap'ı, ilk atışta öldürür fakat cesede üç kez daha kurşun sıkar. Olayın arkasından, Meursault suçlu bulunur ve yargılanır. Arkadaşlarının tanıklıklarına, lehinde verdikleri ifadelere ve avukatının çabalarına rağmen, yargıç, onu, “cinayet” suçundan çok, her şeye karşı gösterdiği “kayıtsızlık” ve “duygusuzluk” yüzünden suçlar ve idama mahkum eder. İdam edilmeden önce, “cezaevi papazı”, Meursault'u “dine dönmesi” için ikna etmeye çalışır fakat Meursault bunu fazlaca “anlamsız” bulur. Sonunda, Meursault, idam gününde ona kendisini yalnız hissetirmeyecek ve idamını nefretle izleyecek seyircilerin orada olmalarını dilemekten başka yapacak bir şey bulamaz.
            Dava'nın ardından Yabancı'ya ilk bakışta, gerek temaların kullanımı gerekse de romanın ana karakterleri açısından, bu iki eserin birbirlerine epey benzediklerini söylemek mümkünse de, elbette ki, aralarında oldukça önemli farklar vardır. Yine de, Meursault ile K.'nın en baştaki “kayıtsızlıkları”, “iktidar”ı oluşturan kurumlar karşısındaki ilk tepkileri birbirlerini oldukça andırmaktadır. Ne var ki, başka bir “Korku Çağı” kişisi olan Meursault'un K.'dan ayrıldığı en temel nokta aradaki bilinç seviyesi farkıdır. K., çoğu zaman ne yapacağını bilemez halde, tanıdıklarından öyle ya da böyle yardım talep ederken ve neden “suçlu” olduğunu anlamak için yoğun bir çaba sarfederken, Meursault'un “Her insan, az buçuk suçludur” cümlesi, sanki K.'nın ölene değin anlayamadığı bir gerçeklik olan özgürlüğün kısıtlandığı her aşamada, bürokrasinin, “muktedir” ve hiyerarşik açıdan daha “üst” olanın varlığını sürdürmesi halinde tüm insanlığın “tutuklu” suçlular olacağı anlayışına Meursault'un zaten halihazırda sahip olduğunu göstermektedir. Fakat, Meursault ile K.'nın sonları arasındaki bilinç seviyesi farklılığına rağmen hemen hemen aynı olmaktadır. “Normal” şartlar altında, bu çeşit bir “bilinç farklılığının” Meursault'u “kurtuluşa” ya da “özgürlüğe” götüreceği varsayılabilecekken, Camus'nün burada gösterdiği şey tam da bunun mümkün olamayacağıdır. Zira, Meursault'un da fark ettiği gibi, toplumsal ilişkiler, siyasi yapılar, hukuk ve din muktedir olanla ona bağlı olmak zorunda olan açısından temellendirildiği sürece “birey”in bilinci hiçbir şeyi değiştiremeyecektir. Değişmediği sürece de, tıpkı Meursault'un dediği gibi, “dünya” ve “evren” de “tatlı ve nazik bir kayıtsızlığa” sahip olmaya devam edecek ve kolektiviteye yaklaşamayacaktır. Bunun dışında, Meursault'un “sıkıntısı”nın ve “depresif” halinin temelleri, K.'nınki ile karşılaştırıldığında “dışsal” etkenlerden ziyade “içsel” sebeplere dayanmaktadır. Bu açıdan, Meursault tam da kendi içindeki kayıtsızlığın eşini evrenin kendisinde görmekte, bir şekilde kendini haklı çıkarmakta ve evreni “kardeşi” olarak görmektedir. Bu bağlamda, Meursault, K.'ya oranla kendine özgü ve “hakikati” andıran bir kimliğe sahiptir. K., kendi kimliğinin kavramsal bağlamını dahi ancak tabi olduğu kurumlar ve onların hükümleriyle temellendirebilirken, Meursault -her ne kadar hiyerarşik bir sıralama söz konusu olmasa bile- bir adım öteye geçmiştir. Meursault, evreni mümkün kılan şartların, kendisinin evreni nasıl gördüğünden ibaret olduğunu idrak etmiş görünmektedir. Burada, Camus'nün “Korku Çağı”nda da belirttiği “kayıtsızlık” yerine “isteksizlik” problemi ortaya çıkmaktadır. Meursault, kimliğini “üstyapı”ya bağlamamayı başarırken bu sefer de, kendi varlığını, nasıl çalıştığı bilinemez ve tamamen gnostik kökenli başka bir varlık olan evrene atfetmektedir. K. ile Meursault arasındaki bir başka fark ise, K.'nın romanın başında dahi belli kurumlar ve yapılar tarafından manipüle edilmişken, Meursault ancak bir Arap'ı öldürdükten sonra varlığı tanınır hale gelir ve manipülasyon tam da bu noktada başlar. Onu dine döndürmeye çalışan “cezaevi papazı”ndan, bütün mahkeme süresince, annesinin cenazesine karşı nasıl kayıtsız kaldığından, annesini toprağa verdikten sadece bir gün sonra nasıl sevgilisiyle bir komedi filmine gidebildiğinden dem vuran bir savcıya kadar, “hukuk” ve “din”, Meursault'un “günah çıkartması” için elinden geleni yapmaktadır. Ayrıca, K.'nın benliğine işlemiş olan “korku”, öldürüldüğü anda yerini “utanca” bırakarak bir değişime uğrarken, Meursault, idam kararını bile “bence bir” diyerek karşılamaktadır. Evlenip evlenmemek, tanrıya inanıp inanmamak, idamdan kurtulup kurtulmamak gibi açmazlarla ilgilenmeyen Meursault'un mahkemesi tam da “hukuk” ve “din” gibi hala sürmekte olan “Korku Çağı”nın temel “baskı” unsurlarının aslında ne kadar keyfi temellendirmelerle basitçe ahlaki bir “iyi / kötü” varsayımından doğduğunu göstermektedir. Meursault, daha o Arap'ı öldürmesinin sebebini güneşin alnını yakmasına ve havanın sıcaklığına bağlarken, savcı, Meursault'u, bir Arap'ı öldürdüğü için değil, kendilerinin yarattığı “yapay” yargıların ve hükümlerin dünyasına uyum gösteremediği, bu dünyaya yabancı kaldığı için suçlamaktadır. Herhangi bir eşitlik temellendirmesi yapılması mümkünmüş gibi “eşitlik” adına çalıştığı varsayılan “hukuk”, “adalet” ve “ceza” sistemleri Meursault için adeta bir “ahlak savunuculuğu” yapan bir kilise gibi görev görmektedir. İşte, Meursault'un “kimlik”i ile “bürokrasi”nin kesiştiği nokta da budur. “Gerçek kimliğin” bir parçası olan “kişisel etik” burada yerini genelgeçer bir ahlaka bırakmakta ve Meursault'un tikelliği, kurumların üretimi olan yapay güçler içinde erimektedir. Yine de, Dava'da, Yüksek Mahkeme'deki davasına şahit olamadan öldürülen K.'nın aksine, Meursault, “hakiki” bir mahkemede idam kararını işitmektedir. O halde, kabaca, Dava'nın yazıldığı 1922 yılından, Yabancı'nın kaleme alındığı 1942 yılına kadar Almanya ve Fransa'da değişen şeyin “suçlu doğanların” sonunda kendi mahkemelerine katılabildikleri olduğu söylenebilir.
            Edip Cansever'in, 1965'te yazdığı şiiri Çağrılmayan Yakup ise diğer iki eserden hem biçim hem de ortaya çıktığı coğrafya ve onu mümkün kılan şartlar açısından farklı olması bu şiiri bu yazı için oldukça önemli kılmaktadır. Çağrılmayan Yakup'un kişisi Yakup'tur. Yakup, “kurbağalara bakmaktan gelir”, bunu da kendine “üç kere söyler”. Yakup, adıyla hiç çağrılmamıştır. Öyle ki, kimi zaman adını unutup, Yusuf'la karıştırır. Sonrasında, Yakup kendini, “yazı makineleri ve kağıt sesleri ile dolu” bir yerde bulur. Burada, “mübaşir kılıklı kurbağa”lar vardır. Yakup ilk kez adını burada işitir. Birilerinin onun hakkında “iyi sözler söylemediklerini” duyar. Sonra, Yakup'u bir odaya alıp, her tarafını inceleyip, gönderirler. Yakup, “kurbağalara bakmaktan gelmiştir”. Her  gün tüm bunların tekrarlanacağını, kendi kendisine bunların hepsini anlatacağını bile bile uykuya dalmak ister.
            Her şeyden önce, kanımca Çağrılmayan Yakup, bu yazının diğer “karşılaştırma” konuları olan Kafka ve Camus'ye gerek içeriği gerekse bu içeriğin işleniş şekli açısından bir saygı duruşu niteliği taşımaktadır. Ancak, yukarıda bahsettiğim gibi, adı geçen diğer eserlerden temel birçok farklılığı söz konusu. Ayrıca, Çağrılmayan Yakup, diğer eserlerin altını çizdiği, “kimliksizlik” ve “bürokrasi” konularına yeni ve farklı açılımlar getirmektedir.
            Öncelikle, Yakup, neredeyse şiir boyunca tam olarak ne oldukları anlaşılamayan “kurbağa”ları ziyarete gitmektedir fakat sonradan yaptığı “mübaşir kılıklı kurbağa” benzetmesi, kurbağalar derken birtakım devlet adamlarını kastedip kastetmediği sorusunu doğurur. Her ne kadar şiir boyunca Cansever'in kullandığı imgelerin neden özellikle o noktada ve o dizede olduklarını sormak manasız olabiliyorsa da, “kurbağa” imgesi şiirde bu anlamda açıklanması mümkün görünen tek imgedir. Yakup'un bahsettiği “çağrılmamak” belki K.'nın içinde bulunduğu mahkeme tarafından “ne çağrılmak ne de çağrılmamak” durumuna benzemektedir. Dava boyunca K. da hiç kimse tarafından çağrılmamıştı fakat süren bir davası olduğunu bildiğinden kendini araştırmaya zorunlu, yapılacak sorgulara katılmayı mümkün bir mahkumiyetten kurtulmak için gerekli gördüğünden gitmekteydi. Ya da, Yakup'un “kurbağalara bakması” pekala, Meursault'un şu ifadesiyle birleştirilebilir: “...ilk defa insanların neden idam edilenleri seyrettiklerini anladım. Fırsatım olsa ben de idam edilmeden önce bir tanesine şöyle bir bakmak isterdim”. Belki de, Yakup, sadece kurbağa kılıklı “hukuk adam”larını seyretmeye, onlara bakmaya gidiyordu. Fakat, hiç çağırılmamış Yakup, bir gün adını işitir. Duydukları K.'nın ve Meursault'un kendi sorgulanmalarında kendileri hakkında duydukları ama tam olarak da anlam veremedikleri şeyler anlatan seslerin bir yankısı gibidir. Buna karşın, Yakup'un anlamadığı asıl nokta, o güne değin çağrılmamış, önemsiz bir adam olarak, şimdi hakkında bu kadar kötü konuşulmasına yol açabilecek nedenin ne olduğudur. Hatta belki de asıl soru, neredeyse bir “görünmez adam” olan Yakup, nasıl olur da, bu kadar ciddiye alınıp, hakkında konuşulabilecek bir kişi haline geldiğidir? Yakup'un gittiği yerin, “yazı makineleri” ve “kağıt sesleri” ile dolu olması, orada bekleşenler, Yakup'un her tarafının aranması ve sonra da dışarıdan atılması ve bulunduğu yerin Kafkaesk atmosferi düşünüldüğünde, bir adliye ya da bir mahkeme salonu olduğu ihtimalini güçlendirmektedir. Kanımca, “kimliksizlik” açısından asıl önemli olan nokta şudur: Yakup, birileri onu çağırana kadar yoktur. Kimse seslenmediği sürece adı Yakup ya da Yusuf olmuş, olmamış herhangi bir fark yaratmaktadır. İşte bu noktada, yukarıda kısaca değindiğim, Althusser'in “çağrılma teorisi” yeniden devreye girmektedir. Althusser, “sokakta çağrılma örneği”nden sonra şunu söylemektedir: “Her isim ve çağrılma faaliyeti, sujenin kendisinden önce bir ideolojiyi tanımlar çünkü sıfatlar ve isimler, ideolojilerden bağımsız tutulamaz. Bir isim haykırıldığında, o isim yalnızca belli bir ideolojiyi temsil eden bir figürün kodlanması haline gelmektedir.” Bu açıdan, Yakup, neyi, hangi ideolojiyi temsil etmektedir ki, adı ancak bir mahkemede duyulmaktadır? Şüphesiz, Yakup'un neredeyse tüm çağrışımları “dini ideoloji”ye dayanmaktadır. Ne var ki, Çağrılmayan Yakup'taki Yakup'un, Tevrat'taki “güçlü” ve “önemli” bir figür olan Yakup ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Hatta tam tersi, Tevrat'ın Yakup'unun temsil ettiklerinin karşıtları, çağrılmayan Yakup'ta görülmektedir. Yakup'un kimlik arayışında, adını karıştırdığı diğer isim olan Yusuf ise yine önemli bir dini figüre-bu sefer Kuran'dan- işaret etmektedir. Althusser'in teorisini destekler şekilde, Yakup, sanki içinde yatan “gerçek kimliğini” tarihte bilinen “güçlü” ve “ideal” din adamlarında arıyor gibidir. Zira, onun günlük hayatında çağrılmaması, benliğinin ve benlik duygusunun ölmesiyle sonuçlanabilecekken, sanki bir çağrılsa, adı bir geçse, kuralları Yakup dışında kalan herkes ve her şey tarafından belirlenen bu dünyada var olabilecektir. Fakat, nasıl ki, K.'nın ve Meursault'un “kimlik”leri yine “bürokrasi” tarafından belirleniyorsa, Yakup'un başına aynı şey gelir; adı mübaşir kılıklı bir kurbağa tarafından dile getirilir. Böylece, Yakup, hayalinde kendi “gerçek kimliği” ile bağlantı kurduğu, o “güçlü” ve “önemli” görünen dini figürlerden uzaklaşmak zorunda kalır. Zira, bir mahkemede adı duyulduğunda, Yakup, bu sefer de içinde yaşadığı somut dünyanın belirlediği bir “kimlik”le kalakalır.
            Bürokrasi ve bürokratik süreçler açısından, Yakup'un durumu K.'dan ve Meursault'dan  epey farklıdır. Gerçi, Yakup da, K. gibi ne yaptığını ve neden yargılandığını bilemez fakat daha Yüksek Mahkeme'ye ulaşamamış K.'nın aksine bir “hiç kimse” olan Yakup, mahkemede çağrılmadan önce bir avukatla sevişmiş ve bürokrasiye yani “devlet”e ait biriyle en yakın temasa geçen kişi olmuştur. Bunun dışında, Yakup da K. gibi birkaç adam tarafından soyulur ve üstü başı incelenir. Ne var ki, K. bundan sonra müthiş bir utanç duygusuyla öldürülürken, Yakup, bir sonraki gün bunların hepsini yeniden yaşamak üzere, uykuya dalmaya çalışacağı evine geri göner. Fakat, hem K.'nın hem de Meursault'un “saçma” ve “tutuklu” hayatları ölümle sonuçlanıp onları bir anlamda “kurtarırken”, Yakup sanki daha çok o mahkemeye her gün gidip, kendini onlara her gün görünür kılmakla yükümlüdür. Her ne kadar, Yakup, bu durumu bir ceza olarak görmek yerine özgür olduğunu iddia etse de, içinde bulunduğu durum, yine tam da bu “kurtuluşun olmadığı” bürokratik bezdirmenin bir asli bir tezahürüdür. Meursault ve K. mahkumiyetlerinden kurtulurken, Yakup, bunu her gün yaşamak zorundadır. Her gün kendini, Yusuf olarak değil ama Yakup olarak var etme çabası içinde hissedecektir. Bir kez daha, “Korku Çağı”, üstelik bu sefer Almanya ya da Fransa'nın içinde yer aldığı coğrafyadan tamamen farklı bir coğrafyada kendini var etmekte, insanın başkaldırışını imkansız hale getirmekte ve yine sınıfsal ve ulusal düzlemde “geçerli” bir konuma sahip olmayan “insanı” sırf içinde yaşadığı dünyanın belirlenimci koşullarına “yabancı” kaldığı için ölüme değin süren bir cezaya mahkum etmektedir: kendine yabancılaşmak.
            Sonuç olarak, aslında, bu üç eserin de altını çizdiği “bunalıma” ve “varoluşsal sıkıntı”lara karşın “insana” derin bir güven beslediğini söylemek mümkün. İletişimin koptuğu, gelişmeyle birlikte yok ediciliğin de yükseldiği 20. yüzyılın, baskılanımına, insanlığın kıstırılmışlığına karşın yine de bir umut taşıdıkları aşikardır. Ne var ki, sırasıyla 1922, 1942 ve 1965 yıllarında yazılan bu eserlerin, sahip olduğu ortak noktalar düşünüldüğünde, “Korku Çağı”nın sadece 20. yüzyıl ile sınırlı kalmadığını, 21. yüzyılda da hala tüm gücüyle devam ettiğini göstermesi açısından oldukça önemli olduklarını düşünüyorum. “Yapay”lığın, “imitasyon”un ve plastikleşmiş bir toplumun ve onun öğelerinin izini taşıyan 21. yüzyılda da bu eserlerin yazıldığı dönemin kalıntılarını görmek, insanlığın yeni “varoluşsal sıkıntı”ların, “kimlik” problemlerinin ve “bürokrasi”nin altında ezilmesine yol açtığı aşikar. Arada görülebilecek farklar ise, Almanya'da artık Hitler diktatörlüğünün hüküm sürmemesi, Paris'te Nazi ordularının yürümemesi ve Türkiye'de de “yanlış anlaşılmış hukuk”un artık “sıradan insana”, “fark ettirilmemeye” çalışılmasıdır. Tüm bunların karşılığında ise 21. yüzyıl insanı, kendine tamamen yabancılaşmıştır, var olduğunu ispatlamak ve kendini var etmek için “hukuk” kavramının kendisine dahi yabancılaşmış “hukukçu”ların, “devlet” ve “din” adamlarının kendisini çağırmasını ve zaten özgür olunamayan bir dünyada mahkum edilmesini beklemektedir.Son olarak, kanımca belirtilmesi gereken şudur ki, başka hiçbir şey için olmasa bile bu üç eserin birlikte düşünülmesi, hem “muktedir” olanla “bastırılan” ve “kurallara uymak” zorunda olan insan arasındaki ilişkinin, hem “Modern” toplumun sorunlarının hem de sorunsallaştırılan “adalet” kavramının, evrensel ve karşısında kayıtsız kalınamayacak derecede önemli sıkıntılar olduğunu kolektif düzlemde gösteriyor olmasıdır.
           


Ne Kurban, Ne de Cellat. Camus, Albert. Combat Gazetesi, 1946.
Başkaldıran İnsan. Camus, Albert.
Ideology and Ideological State Apparatuses. Althusser, Louis. 1970.

3 yorum:

  1. okuduğum iyi yazılardan biri, yazanın eline sağlık.

    YanıtlaSil
  2. "Bir başka açıdan, Nihilizm, Cansever'in şiirini besleyen önemli bir anlayıştır. Bâki Asiltürk'ün, Cansever'in bu yönünü ortaya koyan şu belirlemesi bu bakımdan dikkate değer: "Edip Cansever'de tam bir Bazarov tavrı görülmez elbette ama nesnelere ve topluma bakışının nihilizmle yer yer örtüştüğü de bir gerçektir. Şimdiye kadar Edip Cansever'in nihilizmi üzerinde hiç durulmamıştır nedense. Bunun sebebi, onun daha çok nihilizmin birinci aşamasında kalıp ikinci ve yapıcı aşamaya geçmemiş olmasıdır belki de." (Bâki Asiltürk, "Hiç Kimsenin İlgilenmediği Bazı Olayların Tarihçisi Olarak Edip Cansever", Tömer Edebiyat Dergisi, sayı: 4, Mart-Nisan 1997) Bu belirlemenin ışığında okunduğunda Edip Cansever'in "Çağrılmayan Yakup" şiirinin nihilizmden ve varoluşçuluktan izler taşıdığı görülecektir. Kurbağa imgesi insanın ta kendisidir. Şiirdeki Yakup ve Yusuf isimleri tesadüfen seçilmemiştir. (Tevrat'ın Yaratılış bölümünde Yakub'un yıllarca öldü sandığı en sevdiği oğlunun yasını tutması, sonunda oğlu Yusuf'a kavuşarak onun yanında ölmesi anlatılmaktadır. Yusuf ve Yakup kavuşarak bütünleşmeyi sağlarlar.) Bu konu hakkındaki fikirlerini Doğan Hızlan şöyle belirtmektedir: "Edip Cansever'in tiplerinin kutsal kitabı çağrıştıracak, ya da ondan alınmış adlar olduğunu bir dip notu gibi açıklamak isterim. Kutsallığı çağrıştıran tipler, gerçek yaşama gelirler ve kent dokusunun içindeki şiirsel kompartımanlara yerleşirler. Edip Cansever'in tipleme yaptığı şiirlerini okurken, kimi zaman bir kutsal metinle karşı karşıya izlenimi edinebilirsiniz. Aranızda iletişim kurabilmeniz sizin o metni algılama yeteneğinize bağlıdır." (Doğan Hızlan, "Edip Cansever'de Tipler ya da Öyleyse Yaşam Ne Bayan Sara", Tömer Edebiyat Dergisi, sayı: 4, Mart-nisan 1997) Şöyle diyor şair: "Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum." (Yerçekimli Karanfil, "Çağrılmayan Yakup", s. 221) "Bezik Oynayan Kadınlar"daki Ester de adını Kutsal Kitap'taki kraliçe Ester'den almıştır. Edip Cansever'in Yakup'u ise tüm toplumsal kuralları ve yaşamın gayesini sorgular, şair uyuma kendini kaptırıp, telaş içinde oradan oraya koşuşturan insanı simgesel yollarla eleştirmektedir. "Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği / Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup / Ben / Bunu hep biliyorum / Bunu hep biliyorum ve işte / Özgürüm cezasız duruyorum". ("Çağrılmayan Yakup", s. 223) Sokak ve pencere insanın dışa açılan kapısıdır, sıradan kişinin gayesi zamanı tamamlamaktır, sonunda Yakup da ancak odasında, yalnızlığı içinde kendini bulur."

    YanıtlaSil
  3. http://www.siirpenceresi.com/poetikmetinler/seldauygur.htm

    YanıtlaSil