29 Ekim 2010 Cuma

DOT - Punk Rock

Müzik, özellikle gençler arasında, en önemli iletişim ve gruplaşma kanallarından biri. Çoğu zaman, edebiyattan ya da resimden daha hızlı hareket ediyor ve yayılıyor. Çeşitli kurumların ve otoritenin, sıklıkla müziği hedef alması da bu yüzden. Judas Priest, the Rolling Stones, Sex Pistols, Beethoven, Marilyn Manson, Müslüm Gürses, Dead Kennedys, Pink Floyd ve daha niceleri çoğu kez gençlerin ahlakını bozduğu, onlarda şiddet eğilimleri uyandırdığı, saf zihinleri madde bağımlısı yaptığı gibi gerekçelerle yasaklanmaya çalışıldı ama becerilemedi.
Genç, liseli ya da kolejli, asi, hayatta pek fazla şeyin iyi gitmediğinin farkında olan birçok anti-kahramanın müzikle sıkı fıkı olmasının nedeni, müziğin onları asileştirmesi değil, her türlü sosyal düzene ve hiyerarşiye karşı çıkan o anti-kahramanın kendisine bir çeşit ifade kanalı bulabilmiş olması. A Clockwork Orange'ın Alex'inin Beethoven'la olan ilişkisi, Lord of the Flies'daki marşlar ve atonal uçak gürültüleri, Gus van Sant başyapıtı Elephant'da beat ustası Burroughs'un Meeting of International Conference of Technological Psychiatry'sinin ve Für Elise'in kullanımı bu kanalların bir özeti. Gençliğin bir yandan kendi ergenlik sıkıntılarıyla boğuşurken bir yandan da daha politik bir düzlemdeki sorunlarla uğraşmalarının sadece bir özetten çok daha fazlası ise Simon Stephens'ın Punk Rock'unda var.
DOT'un sahnelediği Punk Rock, punk'dan, ergenlik sıkıntısından, testosterondan, punk rock tavrının imajından beslenip söyleyeceklerini lafı dolandırmadan söyleyip, dünyanın her neresinde olursa olsun bir lisede olması mümkün bütün her şeyi hiç çekinmeden, kimin ne düşüneceğini umursamadan gösteriyor. Sahneyi çevreleyen teller, oyuncular ile seyirci arasına değil, oyundaki karakterlerle bir türlü uyum sağlayamadıkları dış dünya ile mesafe koyuyor. White Stripes'dan, Sonic Youth'a, oradan The Stooges'a kadar uzanan oyunun playlisti Big Black gibi seyirci üzerinde kerosen etkisi yaratıyor.
Oyunu görüp, "yok yahu" diyenlere, herhangi bir liseye gidip bir gün geçirmelerini; müzik gruplarının okul çıkışında birbirlerinin kafalarında nasıl gitar parçaladıklarını, Bennett kadar "şanslı" olmayan gey çocukların nasıl dayak yediklerini, burslu öğrencilerin de servis arabalarının orada nasıl sıkıştırıldıklarını görmelerini tavsiye ediyorum. Punk Rock'un oyuncuları, tüm bunların oldukça farkında, bu yüzden oyun, yüzleşmek isteyeceğinizden çok daha gerçek oluyor. 
Herhangi bir deneyimin travmatik sonuçlarının bastırıldığı gibi çoğumuzun lise anıları da bilinç dışına doğru sepetlenmiş durumda. Punk Rock ise adım adım bunların hepsini yüzeye çıkartmaya fazlasıyla hevesli . Oyundaki karakterlerin sıkıntılarından en az biri sizin de travmanız değilse sadece Punk Rock değil, A Clokwork Orange da, If.... (1968) de, Elephant da size fazla bir şey ifade etmeyecektir. Okula yeni gelen kızın travması, zengin ailelerin zengin çocuklarının arasında kalmış burslu öğrenci sendromu, maçoluk ve erkeklik kurallarını ezberleyip, kendi geyliğini örtbas etmeye çalışan Bennett'ın öfkesi, sesini duyuramayan tatlı  ve hanım hanımcık kızın en sonunda herkesten çok bağırmak zorunda kalması ve kendi öz imajını yıkmanın ona verdiği rahatsızlık... Punk Rock, sizi bunlarla illa ki bir yerinizden yakalıyor, sonrasında inanılmaz bir enerjiyle çalınan / söylenen şarkılar sizi oyunun gerçekliğinden biraz olsun koparıyor ta ki bir sonraki travmatik ana kadar.
Lise hayatının gerek bireysel gerekse kolektif düzlemde gayet politik bir sıkıntı süreci olduğunu hatırlamamıza yardımcı olan Punk Rock'un tek önemi ve marifeti elbette bu değil. Oyunun, Türkiye'de sahnelenmesinin çok daha başka ve çok daha önemli bir anlamı da var: "Rocker çocuklar ancak Amerika'da birbirlerine düşer, uyuşturucu sadece Avrupa'daki liselerin problemidir, Bennett gibi öfkeli ve 'erkek' bir çocuk ancak Stockport'da gey olabilir, Türkiye'de değil" diye düşünen çoğunluğun karşısına çıkıp "yabancı punk şarkıları söylüyor olabiliriz ama size de bunlar bir yerden tanıdık gelmiyor mu?" diye sormaları. Türkiye'de de gençler kendi hiyerarşilerini oluşturuyor, saldırdıkları bürokrasiyi  kendi aralarındaki suni bürokrasiyle güçlendiriyor ve lise, diğer yerlerde olduğu gibi burada da bu adaptasyonun ve karşı çıkışın en distopik mecralarından.
Punk Rock; müzik yasağının, ergenlik travmalarının, Columbine'ın, rock yıldızlığının, seksin, şiddetin gençler tarafından bilindiğini ve çoğu zaman uygulandığını / yapıldığını "yok öyle şey olmaz" denen bir coğrafyada gösteriyor. Bunu da çok ustaca yapıyor.

Hala sahneliyorlarken, Punk Rock'u kaçırmayın çünkü kendisi şu sıralar sahnede görülebilecek en iyi şeylerden biri.


*Playlist ve desteği için Gözde Kocaoğlu'na teşekkürler.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder