24 Ekim 2010 Pazar

Fincher'ın Dokuz İnçlik Çivisi: The Social Network

Fight Club ve Panic Room dışında, Fincher'a pek bayıldığımı söyleyemeyeceğim. Panic Room'un neredeyse her türlü psikanalize açık olan senaryosunu çok sevmiş, Fight Club'ın her şeyine bayılmış -Marlboro Man Brad Pitt'e bile- sonradan da başlattığı sır dolu ve oyunbaz filmler furyası yüzünden biraz sıtkım sıyrılmıştı. Fincher sinemasına pek ısınamamış olmamın asıl nedeni, bütün sinema dilini, tek bir gerilim üzerine ve o gerilimin çözümü üzerine kuruyor olmasıydı. The Social Network'ün derdi ise kesinlikle bu değil.
Fincher, bu sefer herkesin çok iyi bildiği bir şeyi alıp (bknz. Facebook, ilişki durumu kontrol etmek, aynı profili beş dakika içinde beş kere yenilemek), onu sömürüp, izleyiciyle yakın akraba kılmak yerine, uzaktan tanıdıklığa indiriyor. Tam da bu yüzden, film, ne bizim her gün kullandığımız Facebook'la ne de Mark Zuckerberg'ün gencecik yaşta kimlerden çalıp çırpıp (ya da çalmadan çırpmadan) zengin olmasıyla ilgili. The Social Network'ün ilgilendiği tek şey, bir Antik Yunan mitini ve onun birçok akademik faaliyete maruz kalmış anti-kahramanını alıp, siber gerçeklik bağlamına uyarlamak ve bunu da eli yüzü oldukça düzgün bir sinematografiyle yapmak.
Bahsi geçen model anti-kahraman, zekası, kurnazlığı ve mütemadiyen "ev arayışı"yla* ünlü, Ithaka'lı Odysseus. Zuckerberg de tıpkı Odysseus gibi sosyal hayatın alışılmış gereklerini yerine getiremiyor, Kirke ve Calypso'nun sundukları gibi, Zuckerberg'e de fırsatlar sunuluyor. İlk başta, Erica Albright'ın yerini pek güzel onlarla dolduruyor, sonra olmuyor, yerine kendi Ithaka'sını, Kaliforniya'yı koyuyor. Bunları yaparken, Tek-Göz'ü yenen Odysseus'un kurnazlığına ve numaracılığına toz yutturacak zekasını da kullanıyor. Odysseus, sonunda Ithaka'ya dönüp, eve dönüş çemberini tamamlarken, The Social Network'de gerçek Zuckerberg'ün değil, filmdeki Mark'ın başına neler geleceğini bilemeden öylece kalıyoruz.
Fakat bu analoji, bunların hiçbiri için değil, Fincher'ın Zuckerberg'e, Saverin'e ve diğer herkese nasıl baktığını, onları nasıl konumlandırdığı anlamak için önemli. Zira, Fincher'ın Zuckerberg'ü, Odysseus'a benzetilebilecek ne ilk ne de son anti-kahraman ve trajik varoluş örneği.
Fincher, The Social Network'de, kendini saklamış da saklamış. Ahlaki bir derdi yok; "sizin sabah akşam vakit geçirdiğiniz bu mecra, bu adamın eseri işte!" deyip, Zuckerberg'ü recm etmiyor ya da "Harvard mezunu şu genç kimsenin hakkını yemeyen, sürekli terlik giyen, ileri zekalı bir çocuktur" deyip Zuckerberg'ü kutsal "nerd"lüğe yüceltmiyor. Onun yerine, Homeros (ve Odysseus hikayesini anlatan diğer anlatıcılar) gibi, sessiz sakin, karışmadan, görüşmeden bir insanla ilgili ancak Facebook üzerinden (ya da başka bir siber mecra üzerinden) bilebileceğimiz kadarını filmi çekip, görünmez anlatıcıyı oynuyor. Odysseus'u savaştan kaçtı diye suçlamayan mitoloji gibi okuyana / izleyiciye durumu sunuyor. Hatta, Fincher, daha da fazlasını yapıp filmdeki bir oda dolusu avukatı bile durumu yorumlamanın çetrefilinin farkında kılıyor, onları da Medea'daki "yaşlılar koro"su oldurmaya niyetlenmiyor.
Zuckerberg'ün bu hikayesinin gerçek olup olmaması işte bu yüzden ne Fincher'ın ne de The Social Network'ün umurunda. Filmde anlatılanlar, flört ettiğiniz / etmeye çalıştığınız birinin ortak arkadaşınız aracılığıyla profilinde dönenler hakkında duyduğunuz dedikodular kadar. Fincher, ne doğrudur ne yanlıştır diyor, ne Sean Parker'ı kokainman yapıyor ne de Saverin'i kurban ilan ediyor. Hikayenin "gerçekliği"ne dair yapılan tüm yorumlar da aylar önce ayrıldığınız sevgilinizden kalan "In A Relationship" durumunuzun geçerliliği kadar. İşte tam da bu yüzden, The Social Network, her şeyin birbirine bağlandığı, sonuca ve çözüme ulaştığı, etik kurallara uygunluğu çeşitli testlerden geçmiş Hollywood filmlerinden farklı. Filmi gördükten sonra "ya gerçekten Zuckerberg böyle böyle zengin olduysa?" ve benzeri sorular, Fincher'ın değil, bizim kendi komplo meraklısı zihinlerimizin ürünü. Fincher, "siber-paranoya"nın kendi zihnimize çaktığımız koskoca bir çivi olduğunu pek güzel hatırlatıyor ve seyircisine hiç davranmadığı kadar nazik davranıyor.

(*) Trent Reznor'dan Mark'ın "ev özlemi" yorumu için: http://bit.ly/bTGolB

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder