21 Ekim 2010 Perşembe

Nolan'ın Rüyayla İmtihanı: Inception

Inception rüyaları konu edinen filmlerin ne ilki ne de sonuncusu. Inception'ın önemli bir film olmasının nedeni de rüyalarla ilgili ve iyi kurgulanmış bir Nolan filmi olması değil, Nolan'ın Inception aracılığıyla psikanalizle ve rüyaları, rüya görme halini sorunsallaştıran felsefeyle olan imtihanı. Inception, sinemanın duygu yükünden nasibini pek almasa da, aradaki açığı tam da bu içinde yürüttüğü kuramsal rüya tartışmasının öngördüğü entelektüel bagajla kapatıyor.
            Inception, bu entelektüel bagaja, sanal gerçekliği, zihin manipülasyon sistemlerini, Descartes sonrası Modernite eleştirisini, kolektif bilinç dışını, anima – animus arketiplerini, Kartezyen solipsizm dahil olmak üzere birçok şey sıkıştırıyor. Örneğin, “Rüya Ekibi”nin ortak rüyaları, Jung'un “kolektif bilinç dışı” anlayışına denk düşerken, Dom Cobb ve Mallorie Cobb'un rüya durumunda aynı bilinç dışını elli yıldan fazla bir süre boyunca paylaşmaları, bir anima – animus çatışmasının travmasıyla sonuçlanıyor ve Dom, kendi bilinç dışında, Mal'ın “gölge”sinden bir türlü kurtulamıyor. Dom'un uyanık zihninde Mal, ölen karısıyken, sonraları Ariadne'nin katman katman Dom'un bilinç dışına iniş yolculuğunda, Dom'a karşı çalışan Jungçu bir gölgeye dönüşüyor.
             Jung'a göre insanın var oluşuyla eş zamanlı doğan, yeni bilgilerle de şekillendirilen, kamuya açık ve neyin niçin gerçekleştiği pek bilinmeyen bilinç dışı, Inception'da, teknoloji ve bilimin yardımıyla, bireysel yaratımlara dönüşüyor ve sadece küçük bir grup tarafından paylaşılabilir, o ekibin üyeleri tarafından istenildiği zaman girip çıkılabilir bir yer haline geliyor. Rüya Ekibi'nin rüyalarındaki kentsel mekanları tasarlayan Ariadne'nin rüya yaratımlarında, anıların ortak paylaşımı sayesinde vücuda saldıran mikroplara karşı savaşan akyuvarlar gibi Ariadne de, Dom'u Mal'ın herhangi bir saldırısına karşı uyarabiliyor. Karakterlerin, Rüya Mimarlığı sayesinde, geçici bir süreliğine belli kişiler tarafından paylaşılabilen bilinç dışı tasarımları yaratabilmeleri ve bunun gönüllü bir paylaşım, bir ortaklık yaratması, Jungçu kolektif bilinç dışının yapısına bir çeşit otonomluk kazandırıyor. Nolan, böylece, bir yandan, yüz yıllardır süregelen rüya görme halini bireylerin kontrolüne teslim edip rüyaların doğaüstü gizemini çözmeye çalışırken, bir yandan da, Cobb'u filmin sonunda olduğu yerde dönüp duran bir topaçla ve büyümeyen çocuklarıyla öylece bırakması, filmi değil, bireyin  bilinç dışını anlamlandırma çabasını sonuçsuz bırakıyor.
            Bir çeşit Kartezyen solipsizme denk düşen zihinden, rüyadan, gerçeklik ve sanallıktan emin olamama hali, önce Mal'da sonra Cobb'da vücut buluyor. Mal'ın isminin Latince kökeninde de gizli olan (mal-) kötülük, rahatsızlık ve hastalık Cobb'a da bulaşıyor. Modern dünyada, rüyaların dahi istenildiği takdirde küçük bir grup ya da komün tarafından paylaşılabileceğinin müjdesini veren Inception, filmin sonunda Cobb'u “hiçbir şeyden emin olamadığı için emin olamamaktan da emin olamama” haline, başka bir deyişle “Ya bunların hepsi rüyaysa?” kuşkusuna boğuyor ve bir daha da yakasını bırakmıyor. Kapitalizm sonrası Modern insanın komünleşme, gruplaşma, kolektivite arzusu böylece Inception'da da kursakta kalıyor. Cobb, Jung'un “Aşkın hüküm sürdüğü yerde, iktidar arzusu yoktur, iktidarın hüküm sürdüğü yerde aşk eksiktir.” sözünün ikinci yarısına denk düşen bir cengaverlikle kendi hayalini kendi yaratıp kendini de onun içine kıstırıyor. Rüyanın iktidarı Cobb'a geçiyor, Mal bir gölge olarak bile Cobb'un zihninden siliniyor, Rüya Ekibi ortaklığı bitiyor, Cobb'un kuşku duymadığı tek şey kendi rüyası oluyor. Böylece, Nolan'ın Inception ile koyulduğu bilinç dışı çözümleme macerası Modern bireysellik ile sekteye uğruyor. Freud'un materyalist “Rüyalar, tatmin edilmemiş arzuların boşaltım noktasıdır.” teorisi ile Jung'un “rüyaların sembolik düzeni” mistisizminin orta yolunu bilim ve mekanik sistemlerle bulmuş olması, Cobb'un gösterdiği sözde gerçekliğe geri dönüş kahramanlığını geçerli kılmıyor. Cobb'un, kendi bilinç dışındaki iktidarına kavuşma yolculuğu, bilinç dışının kolektivitesi üzerine bir şey söylemek şöyle dursun, Hegelci bir mutlak gerçekliğe ulaşma arzusuyla sonuçlanıyor.
            Nolan, tam da bu nedenlerden, filmin sonunda topacı döndürüyor ve her şeyi asılı bırakıyor. Ucu açık kalanın hikaye değil, insanın kendini araştırması olduğunu imliyor. Inception, bir Hollywood ana akım yapıtı olarak işte bu yüzden önemli. Çünkü Nolan sadece bir rüya hikayesi anlatmıyor, en baştan, rüyaları, kolektiviteyi, ortaklaşa yaşamı, Moderniteyi, bireyin yalnızlığını, zihni üzerindeki iktidarını sorunsallaştırıyor ve huzur kaçırıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder