27 Eylül 2012 Perşembe

Okul


Bundan on, on beş yıl önce yaptığım tüm okul maketlerinde, okulun arkasına küçük bir de bahçe, bir aralık eklemeyi alışkanlık hâline getirmiştim. Ben koymasam bile siparişi verenler zorla koydururdu. “Mehmet Bey, spor binasının arkasına da ufak bir alan yerleştirsek tamamdır. Ellerinize sağlık,” diyenlere, nedenini hiç sormadım. Benim işimde affedilemez bir hata aslında. 82'de maket yapmaya başladığımdan beri maketçilerin, bir yere ufacık bir ağaç dahi kondursalar, o ağacın neden özellikle, tam da o noktaya kondurulduğunu bilmek zorunda olduklarına inandırdım kendimi. Saçmalık tabii. Kimsenin “Bu nasıl oluyor? Şu neden böyle?” diye sormadığı bir şeyin üzerine düşünüp teori üretmek, insanın dünyanın en mânâsız işini yaptığının da bir göstergesi. İçin ne kadar boşsa, o kadar prensip üretiyorsun. Bir o kadar da biat edilecek kural.
İki yıldır, doğru dürüst iş gelmiyor. Sadece bana değil, kimseye. Bir ara büyük mimarlık ofisleri kendi çalışanlarına süs havuzları yaptırırken, önemli işleri bana paslarlardı. Serbest çalışmak o dönemde iyiydi. Kallavî bir projenin maketi, sabah 08:30-17:30 çalışan birine emanet edilmek istenmezdi. Şimdilerde süs havuzları yapılmıyor. Siteler de. Parklar da. Yapılsa da, temelleri atılır atılmaz, hepsi bir gecede, göz açıp kapayınca kadar yıkılmış oluyor. Okullara pek dokunulmadı. Câmilere ve kiliselere de. Sinagoglardan haberim yok. 89-91 arası MikArt'ta beraber çalıştığımız Can, karısını, çocuğunu çoluğunu alıp Avustralya'ya taşındı. Onun da bir arkadaşı vardı. Sait. Yüzü gözü sivilceli bir adamdı. İç Mimarlar Odası'nın bir şeyiydi. O da İtalya'ya gitmiş. Biz de, burada kalanlar, tepelere yerleştik. Şimdi kaldığım yer eskiden bir askerî lojmanmış. Odamın kapısında 138 yazıyor. Kendime ait bir zilim yok. Koca blokta on beş-yirmi kişi ya varız ya yokuz. Birbirimizi de görmüyoruz. Galiba hiçbirimiz, dışarı çıkmak, bir şişe şarap alıp, komşumuzun kapısını çalmak, işlerimizden, aşklarımızdan, çocuklarımızdan bahsetmek için yeterli heyecanı duymuyoruz. Ama onlar duyuyor. Üstelik zilleri de var.
Odamın ne büyük ne küçük denebilecek iki penceresi var. İkisi de kahverengi, plastik storlarla örtülü. Sadece soldaki pencere açılıyor. Ahşap pervazında iki küçük oyuk var. Biri sigara söndürmüş. Lojmanın yakınındaki tek hayat belirtisi de tepenin aşağısındaki ilkokul.

Gırç, gırç, gırç, gırç, ciyk, gırç, gırç, gırç, gırç.”

Üstleri başları toz içinde. Gerçekten ders yapıyorlar mı emin değilim. Gün ağarır ağarmaz okulun bahçesindeki salıncaklara koşuyorlar. Tüm aile terbiyesi almış çocuklar gibi sıraya girip, dönüşümlü sallanıyorlar. Kimse kimseyi ittirip kaktırmıyor. Sonra zil çalıyor, koşturmadan, sakin sakin içeri yürüyorlar. Buraya geldiğimden beri sayıları ne azaldı ne arttı. Sarı, kıvırcık saçlı bir kadın öğretmenleri var. Bahçede başka da yetişkin görmedim. Öğretmenleri her gün aynı siyah mini eteği giyiyor. Hep birlikte yere çömüp tekerleme söylemedikleri sürece sesleri duyulmuyor. Salıncak sesi ve o tekerlemeleri lojmanın kurulduğu bu kurak, yüksek tepenin kendi sesi gibi.

Biz buradan gideriz, / Aklımız başka yerde, / Biz burada otururuz, / Aklımız başka yerde!”

Bu öğlen zilleri her zamankinden daha uzun çaldı. Hepsinin elinde şeffaf bir kutu var. Daha hareketliler. Galiba ilk kez yapacakları bir şeye hazırlanıyorlar ama öğretmenleri çocuklarla daha içeride anlaşmış, belli. Bahçeye çıkar çıkmaz sıra sıra diziliyorlar. Sağ kollarını birbirlerinin omuzlarına uzatıp, hiza belirliyorlar. Kimisi diğerine yavaş yavaş yanaşıyor, kimisi öğretmenini beklemekten sıkılıp, ileri geri koşturuyor. Öğretmen, okulun büyük mermer kapısından dışarı çıkıyor, merdivenlerden iniyor. Attığı her adımda ayakkabısının topuğu sağa doğru esniyor. Çocuklar, öğretmenlerini görünce kıpırdanmayı bırakıyor. Kadın, onlara bir şey söylüyor, çocuklar ellerindeki kutuları açıp, yere eğiliyorlar. Ağızları bir karış açık. Okul bahçesinin beton zeminine renkli tebeşirlerle dikey çizgiler çekiyorlar. Hayret, otuz yedi çocuk var. Belki de şimdiye kadar yanlış saydım.Uzaktan hepsi birbirine benziyor zaten. Bahçe şimdi düz başlayan ama gittikçe yamulan pembe, sarı, turuncu, beyaz, taba çizgilerle dolu. Öğretmenleri bağırıyor.

Koş! / Koştum! / Koştu! / Koştular!”

Çizdikleri sütunlara öğretmenlerinin haykırdığı fiil çekimlerini yazıyorlar. Bir okul bahçesine yazı yazıyorlar. Çivili kramponlarla koşmaları yasak olan bahçeye yazı yazıyorlar. Zarar vermeleri yasak olan bahçeye bir iz bırakıyorlar. Öğretmenleri “Yazın,” diyor çünkü. Birbirlerine yazdıklarını gösteriyorlar, bazıları sırf üstünü karalayabilmek için yanlış yazıyor, sonra kikirdiyor. Öğretmen, teker teker hepsinin başında duruyor, diplerine eğiliyor, ellerinden tebeşiri alıp, yere doğrularını yazıyor. Renkli tozlara bulanmış ellerini siyah eteğinin arkasında temizliyor. Eteğine çıkan sarımtırak iz, kadının ellerinden daha küçük.

Kaç! / Kaçtım! / Kaçtı! / Kaçtılar!”

Siyah saçları kazılı, kısa boylu, tıknaz bir çocuk, arkasını dönüp koşmaya başlıyor. Diğer çocuklar katıla katıla gülüyorlar. Öğretmeni peşinden gidiyor, omzundan yakalayıp, yerine oturtuyor. Herhalde söylediklerini yapması değil, yazması gerektiğini anlatıyor, çocuk kafasını sallıyor, yanındaki arkadaşından kopya çeke çeke bütün sütunu tamamlıyor. Yazdıklarına bakmak için öğretmenleri geriye birkaç adım atıyor, kafasını sağa döndürüyor, sola döndürüyor, daha yukarıdan görmek için parmak uçlarında yükseliyor, elini çenesine koyuyor, takdir edip etmemeyi düşünüyor, sonra ellerini çırpmaya başlıyor.

Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!”

Çocuklar da alkışlara eşlik ediyor, neşeliler. Ama öğretmenleri, alkışı birden kesiyor, yere bir şey düşürmüş gibi hızlıca etrafına bakınmaya başlıyor.. Parmağıyla çocukları saymaya başlıyor. Sıranın en başında, lila kurdeleli, saçları iki yandan örülü kıza yaklaşıp bir şeyler soruyor. Sağ eliyle alnını kapatıyor. Bir terslik var. Bir oraya bir buraya koşturuyor. Çocuklar hep bir ağızdan bağırmaya başlıyorlar. En uzun olanı daha ne olduğunu bile anlamadan ağlamaya başlıyor.

Aliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii! Aliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii! Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa-liiiiiiiiiiiiii!”

Düzenleri bozuldu. İki yıldır yarı açık storların arasından baktığım, dinlediğim çocukların düzeni bozuldu. Bir şey oluyor. Yanlarına koşup, yardım etmek istiyorum. Perdeyi kapatıyorum. Lojmanın koridoru sessiz. Terliklerimi ayağıma geçiriyorum, kapımı kilitlerken, lojmanın camları titriyor.

Takaka-takakakakakakakakaka-takakakakakakaak-takak-takak-taka-takakakakaka!”

Herhalde işsizlikten. Ya da meslekî deformasyon. Bir makete çok uzun süre bakınca, insanlar da olması gereken şeyin, aslî bir özün minyatür bir maketi gibi geliyor insana. Maketlere ruh üflenmiyor ama yıkılabiliyor. İnsanlara ruh üfleniyor mu bilmiyorum ama onlar da yıkılabiliyor. Odaya dönüyorum. Storun kolunu döndürüyorum, perde aralanıyor. Etraf toz duman. Okuldan gökyüzüne yükselen bulutlar, yerden birkaç metre yüksekte kucaklaşıp, özgürlüklerine kavuşuyor. Perspektifim genişliyor, duman dağılıyor. Öğretmen kadının beyaz gömleği artık beyaz değil. Okulun merdivenlerinde sarı bir peruk tek başına yatıyor. Yerdeki fiil çekimleri, parça parça okul önlükleriyle kaplı. Salıncaklar, boş boş sallanıyor.

Gırç, gırç, gırç, gırç, ciyk, gırç, gırç, gırç, gırç.”

Cam, çerçeve, kapılar; yerli yerinde olması gereken, yerli yerinde oldukları zaman farkına bile varılmayan ne varsa, bahçede öylece çocuklarla birlikte uzanıyor. Okulu çevreleyen siyah demirlerin yanından koşturan, makineli tüfekli birkaç adam görüyorum. Camı ardına kadar açıp, kafamı okulun arka duvarından tarafa çeviriyorum. Ana binanın arkasındaki boşlukta sinmiş bir çocuk, öylece sallanıyor. Otuz sekizinci çocuk. Ali. Pencereyi kapatıyorum. Karşıda belli belirsiz görünen tepede taşınabileceğim bir yer var mı yok mu hesap etmeye girişiyorum. “Ertafında bir okul olduğu sürece,” diyorum içimden. “Bir okul olduğu sürece, kalacak bir yer de bulurum kendime.”

Biz buradan gideriz, / Ruhumuz burada. / Biz buradan göçeriz, / Ruhumuz burada.” 

29 Temmuz 2012 Pazar

Sen Öyle Bir Kadın Mıydın Necmiye?


Benimle dalga geçiyorlar, arkamdan konuşuyorlar, kötü sözler söylüyorlar mahalle aralarında; biliyorum. Hani sen umursamazdın Necmiye? Kim ne derse desin senin umrun olmazdı. Ama bak, şimdi seni üzüyorlar. Aklın da biraz gitti galiba. Baktığın her yerde Haluk'u görüyorsun. Postacı, elektrikçi, karşı komşunun oğlu. Hepsi Haluk'a benziyor, Haluk'la konuşur gibi konuşuyorsun onlarla. İçten içe yalnız -ama çok, çok, çok yalnız- bir kadın olduğunu da biliyorsun. O kıllı, bıyıklı postacının, kara kuru elektrikçinin, dizleri, yüzü gözü yara bere dolu komşu oğlunun Haluk olmadığını da biliyorsun. Ama biliyor musun Necmiye?
Haluk, göçüp gitti gideli, Safiye Ayla dinlemiyorsun. Pikapın iğnesinin ucu çatallanmış, cızırtı yapıyor. Biz iğneleri gümüş mü alıyorduk Haluk? Ben böyle bir kadın değildim Haluk. Sabah akşam kasabadaki taş evin önünde oturup asma yaprağı satıyorum. Sen asma yaprağı satacak kadın mıydın Necmiye? Salzburg'tan buraya yine niye döndün Necmiye? Haluk da yok artık. Başında yemenin, o köylü kadınlardan olabilir misin sen? Onlar seni anlar mı? Sen onları anlar mısın? Yoldan geçen turist adamları durdurup, nereden geliyorsunuz, ah Istanbul, benim eşim yedek subaydı, ordu evinde kalırdık, Kızıltoprak'ta, tren istasyonu vardı yakında, oradan başka kadınlar başka adamları uğurlardı, beyaz iç gömlekleriyle diyecek kadın mıydın sen?
Yaptığım resimler öylece, sırtları birbirine dayalı, depoda istiflenmiş senin görmeni bekliyorlar Haluk. Geçenlerde Volker bana yine yazmış. Buranın adresini nereden buldu, nasıl buldu, bilmiyorum. Şimdi sen Volker'in mektubunu görebilseydin -çoktan ölmüş ve çok çok çok ölü biri olmasaydın yani- kaşlarını çatıp, ben tepeye gidiyorum der, kaçardın evden hemen. Volker'i hiç sevmedin. Halbuki Salzburg'taki sergiye o davet etmişti beni. Sen gelmedin Haluk. Ne sanatçılarla tanıştım orada. Kimler kimler ne çok beğenmiş, hangi sanatçılar ne çok takdir etmişti beni. Ben buraya döner dönmez, oradaki bir gazete -Necmiye, burada senin işlerinle ilgili bir yazı çıktı. Yerel bir gazete ama çok övgüyle bahsediyor senden- beni yazmış sergiden sonra. Küpürü hâlâ göremedim gerçi. Volker'le her yazışmamızda hatırlatıyorum ama göndermiyor. Belki de o zamanlar ben mutlu olayım diye öyle bir haber uydurdu; bilmem.
Necmiye, artık nasıl bir kadın olduğunu hatırlamıyorsun. Şimdiki zamanın, geçmişle ufacık bir ilişkisi kalmadı, ayrılar, bittiler, tükendiler. -Tarafların boşanma nedenleri!- Ah Necmiye, sen bir adamın arkasından kafayı yiyecek kadın mıydın? İnsana erkekler mi kafayı yediriyor Necmiye? Yoksa zaten hazır mıyız hemencecik onu yemeye? Şimdi yeniden büyükçe bir şehre taşınsan ne iyi edersin Necmiye. Burada herkes herkesi biliyor, Haluk'un ressam karısı da salamuracı oldu, benim öyle kocam olacaktı, beş dakika durmazdım, aman kendisi de yolluydu zaten, Alman bir herif gelip gitmiyor muydu buraya diyorlar. Alman değil o, Avusturyalı diyorum. Hiç Alman olmadı. Hep Avusturyalıydı.
Necmiye, sen sanıyorsun ki, iki kişi bir araya gelirse bu ancak ama ancak aşkla olur. Ama ne çok yanılıyorsun Necmiye. Başka şeyler girince işin içine ne aşk kalır geriye ne başka şey. -Nereden ev alsak, oraya santral yapılacak diyorlar, zararlıymış, yok orası olmaz, kalabalık akşamlara uzak, ben bu çocuğu aldırmak istiyorum, annenler ne derse desin canım, o mu doğuracak, istemiyorum-Sen bu yüzden beğenmedin mi Volker'i Necmiye? Volker, buradan kurtuluş demekti, yemek yapmamak demekti. Resimden başka bir şey düşünmemek demekti. Volker, Haluk gibi değildi ki. Ah, Necmiye, ama sen bağlılık yemini ettiğin adamı aldatacak kadın mıydın?
Haluk, sen sanıyorsun ki, iki kişi bir araya gelince asla eşitlenmezler. Sen sanıyorsun ki, her tür adaletsizlik, her tür tragedya korosu yalnız, bir başına kalır da çığırır. Kadınlar da pek güzel intikam alır Haluk. Hem, sen değil miydin, burada ben dururken – Kendini fazlaca mı seviyorsun Necmiye?- tepenin ardında köylü kadınlarla buluşup cilveleşen iki yüz elli bine? Resimlerimi, herkes pek beğenmişti Haluk, ah, o serginin açılışında olsaydın. Ama gelmedin. Sırf onlarla daha rahat buluşup, koklaşmak için gelmedin.
Arkamdan kötü konuşuyorlar Haluk, pis, ağza alınmayacak şeyler söylüyorlar. Biz benzer şeyleri bambaşka sebeplerden yaptık Haluk. Sen şimdi kasabanın askeri, subayı, ben niye böylesi? İnsanların adaletsizliği her yerde, her zaman devam ediyor Haluk -Bir sen mi uğradın haksızlığa Necmiye? Ne bu öfke?- Dünyanın düzeni böyle Haluk. Ne mutluyduk seninle. Birlikte vapura biner, şehre geçerdik. Şehirde yediğimiz yemekleri hiçbir yerde yemedim. Ama önce sen öldün Haluk. Ben ölecektim önce, sen gözümün içine bakacaktın son kez, ben ne kadar senin damarlarını derinden çıkaracak lâfım, sözüm varsa hepsini diyecektim sana. Sen ölürken o söylediklerimi hatırlayacaktın, içine bir taş oturacaktı ama olmadı Haluk. Sen öldün, kargasız korkuluk gibi kaldım ben. Taşsız mezar. Avrupalı Necmiye bunadı diye dalga geçiyorlar şimdi benimle. Yapraklarımı kimse almıyor Haluk. Kapının önünde bütün gün uyukluyorum. Kasabadaki turistler için bir müze açtılar, ben de kostüm bölümü için senin damatlık gömleğini verdim. -Necmiye, hâlâ ateş püskürüp bana? Bir de gömlek mi saklıyorsun allah aşkına?- Hemencecik çerçevelediler o gömleği. Gelen giden bakıp iç çekiyordur şimdi ama zamanında onun düğmelerini nasıl açtın o beyaz kollarınla, bir ben biliyorum; ama yok bir de diğerleri.
Volker'e yazdım yeniden Haluk. Yeni resimler yaptım, beni yine çağırın dedim. Hemen cevap geldi, -Necmiye, sen belki de Türkiye'nin en iyi kadın ressamısın ama buradaki camia çok değişti. Ben galeriyi kapattım, şimdi senede bir-iki konuşmaya çağırıyorlar sadece- artık öyle şampanyalar, beyaz tuvaletli kadınlar yokmuş Haluk. Başkalarıyla konuşayım diyorum ama cesaretim yok Haluk. Seni kızdırmadıkça özgürlük ataşeliğinin de bir kıymeti yok. Nasıl hata etmişim şimdi anlıyorum Haluk. Ne sen ne Volker bir özgürlük bileti olabilirmiş bana. Hangi erkek hangi kadının özgürlüğü olabilir Haluk. Onu, ben, kendim almalıydım -Sen güçlü bir kadındın Necmiye- ama yapamadım.
Dün muhtar geldi, Çarşamba pazarında kermes düzenleyeceklermiş, -sen de getir resimlerini de bir iki tane satıver bari, üç kuruş para girer eve- beni de illâ davet etti. Şimdi resimleri seçiyorum. Senin anıtın yakınında kuruluyor bizim pazar. Resimleri görürsün belki böylece. Kendi çocuklarını yiyen bir kadın resmi yaptım, serginin başına onu koyacağım. Sen görsen beğenmezdin Haluk ama Medea olsa ne çok beğenirdi.
Sen öyle bir kadın mıydın Necmiye? Hayatın başka kadınlara imrenerek, öldükten sonra bilinecek kıymetini düşünecek, pireden yağ çıkaracak kadın mıydın? Volker ölmüş yakınlarda. Sen birinin ölümüne sırf bir daha sana yazamayacak, artık sana bir hayrı dokunamayacak diye üzülecek bir kadın mıydın Necmiye? Sen belediye kermesinde elli bine sanat satacak kadın mıydın Necmiye? Sen öylece eceliyle ölecek kadın mıydın? Öylesin Necmiye. Senden güzel bir Ophelia tablosu yapılırdı Necmiye. Sen öyle bir kadındın. Her şeyle kavgalı, her şeye öfkeli, herkesin terk ettiği bir kadındın Necmiye. Ama sen bir yere gitmezsin Necmiye. Ne olursa olsun durursun öylece. Şimdi de duruyorsun Necmiye. Senin umudun hiç bitmiyor. Değil mi Necmiye? -Necmiye?-

30 Nisan 2012 Pazartesi

Tren


Bir yerde çığ düşmüş. Selim’in tren ritmine alışmış vücudu, tren durunca, hareketleniyor; Selim uyanıyor. Trene yarı yoldan binen sarı saçlı genç oğlan hala kitap okuyor. Selim kucağındaki çantasını yan koltuğa koyup ayağa kalkıyor. Çanta kayıp düşecek gibi oluyor, sonra duruyor. Camı açmaya çalışıyor, camın buz tuttuğunu fark ediyor. Sarı saçlı oğlan, başını kitaptan kaldırmadan “açılmaz” diyor. Selim, oğlana bakıyor, onu utandırmak için var gücüyle asılıyor pencereye. Pencere biraz gıcırdıyor ama açılmıyor. Selim, çantasını yeniden kucağına alıp oturuyor. Etrafına bakınıyor, diğer yolcular sigara içmek için trenden iniyor. Selim, karla kaplı tarlaya bakıyor. Kondüktör, vagonları geziyor. Çığ düşmüş, Erzurum’da kar boyu aşmış, bekliyoruz diyor. Selim, çantasını açıp, pembe bir dosya çıkarıyor. İçinde yığınla makbuzu görünce, dosyayı kapatıp camdan dışarı bakmaya devam ediyor. Çocuklar kar topu oynuyor; siyah ceketli, bıyıklı adamlar sigara içerken bir yandan ayaklarıyla karları eşeliyor. Selim, kucağında duran dosyaya sinir oluyor. Çantasının fermuarına atıyor elini, çekmeye çalışıyor, gelmiyor. Kağıtlar sıkışmış. Fermuar biraz açılıyor, işaret parmağını açılan boşluğa sokup alttan sıkışan kağıtları uçlarını yırtmak pahasına çekiştiriyor; olmuyor. Parmağını çıkarıp tekrar fermuara asılıyor, olmuyor. Sarı saçlı oğlan başını kitaptan kaldırmadan “açılmaz” diyor. Selim, iç çekiyor, çocuğa bir şey demek istiyor ama sadece iç çekiyor. Selim’in hepten canı sıkılıyor. Oğlanın okuduğu kitabın kapağını görmeye çalışıyor, çocuğun kitabı tutuş açısı Selim’i engelliyor. Selim, dışarı çıkmayı düşünüyor. Sigara içmese bile zaman geçer diyor. Ayağa kalkıyor, yukarı kaldırdığı paltosunu alıyor, düğmelerini iliklemeden vagonun kapısına gidiyor. Kendisinden önce inenler gibi iki eliyle kapılara asılıp, yanlara çekmeye çalışıyor, kapılar açılmıyor. Selim, sarı saçlı oğlandan “açılmaz” demesini bekliyor, arkasını dönüyor, çocuğun yerinde yeller estiğini görüyor, şaşırıyor. Kapıyı tekrar zorlamaya karar veriyor, dışarıda kar topu oynayan oğlanı görüyor. Oğlanla göz göze geliyor, çocuk gözlerini Selim’e dikiyor, karla oynamaya devam ediyor. Selim, yerine geçip oturuyor. Uykusuz kaldığını düşünüyor, gözlerini kapatmaya çalışıyor, bir sayfa hışırtısını duyunca gözlerini açmaya karar veriyor, kitap okuyan sarı saçlı oğlanı görüyor. Selim, bir şey söylemeye karar veriyor. Ancak “demin dışarıdaydın” diyebiliyor. Oğlan, Selim’e bakıyor, “Ο κόσμος δεν είναι ο τόπος που γνωρίζετε. Στο στήθος, ένα μαύρο πύργο σταθμό,” diyor. Selim, anlamıyor, trenin içinde yükselen bir kule görür gibi oluyor. Önündeki pembe dosyaya bakıyor, çocuktan tekrarlamasını istiyor, çocuk tekrarlıyor: Ο κόσμος δεν είναι ο τόπος που γνωρίζετε. Στο στήθος, ένα μαύρο πύργο σταθμό. Selim bağıracak gibi oluyor, etrafına bakınıyor, trenin ağzına kadar dolu olduğunu fark ediyor. Tren hareket ediyor, Selim, sarı saçlı oğlana nereli olduğunu sormak için ağzını açıyor, أين أنت؟ أي لغة تتكلم؟ diyor. Oğlan, Selim’e bakmıyor, Selim başını camdan tarafa çeviriyor. Trenin ışıkları sönüyor, herkes horluyor. Selim, trenin karanlığında çocuğu göremez oluyor, dışarıda kar yağmaya başlıyor.

12 Nisan 2012 Perşembe

Forty Something

You are a violent flower,
You are the god’s favorite weather,
You make your way up me,
You fire it all up, gently.

I am a stray pup,
I am an eighty shilling,
I take your way up me,
I hold it all up, exquisitely.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Andrew Graeme ve Serdar A. için Karar

01030 15.06.2007 ANDREW GRAEME ve SERDAR A. – BİRLEŞİK KRALLIK*

KİŞİSEL ALAN – özel yaşama saygı hakkı – genel ahlakın korunması amacı – yaş ihlali – çocuk istismarı – sado mazoşist cinsel ilişkilerinin görüntülerinin bulunmasının ardından dokuz yıl hapis cezasına mahkumiyet

Yargıçlar: S. Jardine (Başkan), E. Rennoll, R. Marlow, D. Albinson, A. Ellisson, R. Peyton. 


KARAR METNİ 

1. Bay Graeme, 1970 doğumlu Britanya vatandaşıdır. Islington'ta ikamet etmektedir. Serdar A. ise 1992 doğumlu Türk asıllı bir Britanya vatandaşıdır. Dalston'da ikamet etmektedir. 

2. 2007 yılında Serdar A.'nın annesi ve babasının şikayeti üzerine, polis, Bay Graeme'nin Islington'taki evinde araştırma yapmış, suç aletlerini ve Bay Graeme'nin kişisel bilgisayarını incelemiştir. Yapılan incelemede, sanığın Serdar A. ile olan sado-mazoşist faaliyetlerini iki seneyi aşkın bir süredir kaydettiği açığa çıkmıştır. Videoların üçüncü şahıslarla paylaşıldığına dair bir kanıt bulunamamıştır. Davanın esasını oluşturan suçlamaların aslı ise Bay Graeme'nin, sado-mazoşist eşcinsel faaliyette bulunmaya rıza gösteremeyecek yaşta olan sanık Serdar A.'yla ilgilidir. Serdar A., sanık tarafından üç uçlu bir kırbaçla defalarca dövülmüş, dakikalarca soluksuz bırakılmış, orta dereceli yanıklara sebebiyet verecek şekilde sanığın evindeki şöminenin önüne bağlanmış, üzerine mum akıtılmış ve düşük voltajda elektrik verilmiştir. sanığın iddiasına göre tüm bu faaliyetler karşılıklı rızaya dayalı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Bay Graeme, ayrıca, işbu faaliyetlerin kayıtlarının hiçbir şekilde Serdar A. ve saygıdeğer ailesinin onurlarını kıracak bir biçimde kullanılmadığını iddia etmiştir. Eylemlerin hiçbiri Serdar A. üzerinde kalıcı bir hasara ya da tıbbi müdahale gerektirecek bir duruma yol açmamıştır. 

3. Serdar A.'nın ailesinin şikayeti üzerine Bay Graeme'nin kişisel bilgisayarından gerçekleştirilen sanal aktiviteler takibe alınmış fakat ilgili görüntülerin başkalarıyla paylaşıldığına ya da satıldığına rastlanmamıştır. 

4. Bay Graeme'nin temyiz talebinde bulunan temsilcisi,  Serdar A.'nın reşit olmamasına rağmen belirtilen sado-mazoşist faaliyetlere rızasının olmasının dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir. 

5. Bay Graeme, ilişkileri süresince Serdar A.'nın rızası olduğunu kanıtlamak için kendisine Serdar A.  tarafından yazılmış mesajları mahkemeye sunmuş fakat dava yargıcı Bay Graeme'yi suçlu bulmuştur. Dava yargıcı, cezaya hükmederken, "...bahsi geçen fiiller özel yaşama saygı kapsamı içinde değerlendiremez. Bu fiilleri gerçekleştiren kişilerin cinsel yönelimleri mahkeme için ağırlaştırıcı ya da hafifletici bir neden olarak görülmemektedir. Özel yaşama saygı hakkı ve faillerin cinsel yönelimleri ancak davanın arka planını oluşturabilir. Davanın esasını oluşturan ve Bay Graeme'nin mahkumiyet kararının verilmesine neden olan asıl faktör,  Serdar A.'nın reşit olmamasıdır.  Serdar A.'nın ailesinin de belirttiği üzere,  Serdar A., aynı yaştaki hemen her genç gibi cinsel bir arayış içindedir.  Serdar A.'nın sanığa tanıştıkları, 84. 98. 111. 312. 42. 0. 0. IP adresinde ikamet eden web sitesi üzerinden gönderdiği aşk sözcükleri içeren mesajlar,  Serdar A.'nın rızasını ve iki taraflı bir iletişimi gösterse bile gerek reşit olmayışından gerekse de fiillerin neden olduğu mağduriyeti ortadan kaldırmadığından Mahkeme tarafından geçersiz sayılmaktadır" yorumunda bulunmuştur. 

6. Bay Graeme, 1769 tarihli kanunun 32. maddesine aykırı olarak reşit olmayan biriyle cinsel ilişki kurmaktan 5 yıl, vücutta tahribata yol açan fiillerde bulunmaktan ve kayıt altına almaktan 4 yıl, toplam dokuz yıl hapis cezası almıştır. Bay Graeme'nin temsilcisi, dava dosyasına eklenmiş belgeler arasında bulunabilecek olan  Serdar A.'nın Bay Graeme'ye gönderdiği aşk mesajlarıyla (bkz. yukarıda paragraf 5),  Serdar A.'nın Bay Graeme'yi cesaretlendirdiğini, fiillerin devamı için tahrik ettiğini öne sürmüş, cinsel bir olgunluğa ulaşmış, cinsel ve bedensel gelişimini tamamlamış, belli cinsel istekleri ve arzuları olan bir erkek olarak Bay Graeme'nin  Serdar A.'ya karşı koyamadığını belirtmiştir. Bay Graeme, karara itiraz etmiş ve cezasının hafifletilmesi için  Serdar A.'nın yaşını, üye oldukları, yukarıda IP adresi belirtilen arkadaşlık sitesinde mesajlaşırlarken bilmediğini, ancak tanıştıklarında öğrendiğini ve  Serdar A.'ya henüz yüz yüze gelmeden önce aşık olduğunu öne sürmüştür. Fakat yapılan araştırmalarda “moodystereo” takma ismiyle kullandığı profilinde,  Serdar A.'nın yaşını açıkça belirttiği fark edildiğinden sanığın ve yasal temsilcisinin cezai indirim talebi reddedilmiştir. 

7. İncelenen mesajlarda Bay Graeme ve  Serdar A.'nın sık sık sanığın evinde buluşmak için sözleştikleri ve gerçekleştirecekleri sado-mazoşist faaliyetler için çeşitli planlar yaptıkları görülmüştür. Buluşmaların bazılarının  Serdar A.'nın ders saatlerinde gerçekleştiği ve okula gitmeyip sanığın evine erken gelmesi için  Serdar A.'nın, sanık tarafından ikna edildiği fark edilmiştir. Bay Graeme,  Serdar A.'nın kendi yaşıtı her genç gibi flörtüyle dışarıda buluşma ve sosyal aktiviteler gerçekleştirme isteklerinin çok azını kabul etmiştir. Bir başka yazışmada, Serdar A.'nın, Bay Graeme'nin evlenip boşanmış olduğunu bilmediği anlaşılmıştır. Bay Graeme,  Serdar A.'yı  duygusal olarak etkilemek ve kendisini caydırmamak amacıyla heteroseksüel hayatını inkar etmiştir. 

8. Bay Graeme, Serdar A. ile olan ilişkileri boyunca yazışmalarında hiçbir kararsızlık ya da çekince göstermemiştir.  Serdar A.'nın velileri, Bay Graeme ile olan ilişkisinden ancak Dalston'daki kolejde Sanat Tarihi dersleri veren Bayan Maskell'in kendilerini arayarak  Serdar A.'nın devamsızlık durumuyla ilgili bilgi verince haberdar olmuştur.  Serdar A.'nın babası Cemil A., oğlu Serdar A.'nın bilgisayarından ziyaret edilen siteleri incelediğinde bahsi geçen siteyi fark etmiş ve sorumluluğu altında bulunan oğlunun takibi için gerekli önlemleri almıştır. 

9. Yargıçlar ve jüri Bay Graeme ve temsilcisini dinlemiş ve sunulan bütün delilleri bu karar metninin de yer aldığı dosyaya eklemiştir. 

10. Bay Graeme, davanın görülmesi süresince Serdar A.'ya zarar vermek istemediğini defalarca belirtmiş, aralarında geçen sado-mazoşist faaliyetlerin özel hayatları olduğunu ve  Serdar A.'nın sağlığında bir sorun yaratmadığını belirtmiştir. 

11. Birlikte oy kullanan yargıç Marlow ise kararla ilgili şu sonuca ulaşmıştır: 

"Temyiz talebinde bulunan Bay Graeme'nin temsilcisi, sanığın  Serdar A. tarafından yüreklendirildiği ve karşılıklı rıza söz konusu olduğu için cezanın hafifletilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Ne var ki, davanın esasını oluşturan temel suçun yaş ihlali olduğu düşünüldüğünde cezai indirim talebinin Mahkeme tarafından neden kabul edilmediği açıktır. Halihazırda, kişinin yaşı her ne olursa olsun kendi bedensel bütünlüğüne zarar vermesi, zarar verilmesine rıza göstermesi de suçtur. Bu dava, yaş ihlali içeren cinsel birliktelik davaları düşünüldüğünde içtihad oluşturacak niteliktedir. Cinsel hazza şiddet yoluyla ulaşmak tehlikeli bir edimdir. Toplumun saadetinin bireyin bedensel ve ruhsal bütünlüğünden geçtiği bilinmektedir. Cinsel hazzın karşılıklı anlayış ve sevgiden değil, şiddetten doğması, bu şiddete müsamaha gösterilmesi ise mağduriyeti, zulmü ve aşağılanmayı yüceltmektir."

12. Yargıç Ellisson: 

"Yaşanan olay, kişilerin yaşları ve cinsel yönelimlerinden bağımsız düşünülmelidir. Mahkeme, yetişkin kişilerin özel hayatlarında neler yaptıklarını değerlendirmemektedir. Burada söz konusu olan genel ahlak değerlerinin ve kamusal yararın her şeyden üstün tutulmasıdır. Serdar A., Bay Graeme tarafından gördüğü muamele nedeniyle, okuluna ara vermek durumunda kalmış ve sosyal ilişkileri bozulmuştur. Serdar A.'nın bu müessir olaydan daha fazla etkilenmesini engellemek için kendisiyle bütün görüşmeler, ailesinin yasal temcilcisi ve kriminologlar tarafından yapılmış, Bay Graeme'nin, Serdar A.'nın duruşmalar sırasında Mahkeme önüne çıkmasına izin verilmemiştir. Burada gözetilen, okulunda milletçe gurur duyulması gereken başarılara imza atmış bir gencin mağduriyetinin gözetilmesidir. Kendisi de baba olma yaşında olan Bay Graeme'nin,  Serdar A.'ya karşı koyamaması, benim nezdimde, cezai indirime değil, cezanın ağırlaştırılması kararını düşündürecek bir ifadedir. Bay Graeme, bir anlık bir arzunun tutsağı olmamış, Serdar A.'ya defalarca işkence etmiş, evine çağırmış, cinsel içerikli mesajlar göndermiştir. İki kere evlenip boşanmış olan Bay Graeme'nin, bir başkasının, genç bir kişinin, ileride kuracağı mutlu bir yuvaya yaşattığı travmalarla engel olması ve bu gencin ahlakını bozmasının ne yazık ki geri dönüşü yoktur." 

13. Serdar A. ile dava süresince görüşen ve danışmanlık eden kriminolog Dr. Julia Wall,  Serdar A. ile yaptığı görüşmelere istinaden mağdurun mahkemede tanıklık etmesi talebini reddetmiş ve kararla ilgili aşağıdaki yorumlarda bulunmuştur: 

“Serdar A. henüz 15 yaşında bir çocuktur. Yargıç Marlow'un da ifade ettiği gibi cinsel bir arayış içindedir. Bay Graeme'nin olgun bir yetişkinin sahip olması gereken sorumluluk bilincine sahip olmadığı açıktır. Serdar A., yaptığımız görüşmelerde, Bay Graeme'ye aşık olduğunu, kendisinin hiçbir cinsel faaliyet için zorlanmadığını belirtmiştir. Derslerini aksatmasının notlarında ve okulundaki akademik başarısını kötü etkilemediğini, tersine, Bay Graeme'nin derslerinde ona yardımcı olduğunu belirtmiştir. Ne var ki, henüz kendi kararlarını verme yaşına gelmemiş Serdar A.'nın, kendisinden yaşça büyük, hemcinsi bir rol modelden etkilenmesi doğaldır. Serdar A., yaptığımız görüşmelerde Bay Graeme ile tanışmadan önce de hiçbir şekilde yaşıtı kadınlardan hoşlanmadığını ama başka erkeklere karşı da seksüel bir arzu duymadığının altını çizmiştir. Halihazırda, bu davanın da konusu, Serdar A.'nın eşcinsel olup olmaması değildir. Serdar A.'nın Bay Graeme ile yaşadıklarından ve işbu dava sürecinden sonra okuluna ara vermek durumunda kalması ve okuldaki sosyal ilişkilerinin sekteye uğratılması, oldukça başarılı bir gencin geleceğe karşı güvensiz olmasına yol açmıştır. Serdar A.'da majör depresyon semptomlarına rastlanmış, farmakolojik müdahale gerekli görülmüştür. Serdar A., ailesine karşı da utanç içindedir ve defalarca intihar etmeyi düşündüğünü, görüşmelerimiz sırasında aktarmıştır.” 

14. Mahkeme, bu gerekçelerle, yargıçların ve jürinin oy birliğiyle, sanık tarafından 1769 tarihli kanunun 32. maddesinin ihlal edildiğine ve cezada herhangi bir indirime gidilmeyeceğine karar vermiştir. Bay Graeme yukarıda belirtilen gerekçelerle suçlu bulunarak toplamda dokuz yıl hapis cezasına çarptırılmış, hayatta oldukları süre boyunca, Bay Graeme'nin  Serdar A.'yla direkt ya da dolaylı olarak iletişim kurması yasaklanmıştır. Bu nedenle, Bay Graeme gözetim altında tutulacak, Serdar A.'nın ya da ailesinin benzeri bir şikayette bulunması ciddi cezai yaptırımlarla sonuçlanacaktır. 

15. Bay Graeme'nin cezası 17. 06. 2007 tarihinde başlayacaktır. 


DAVA BELGELERİ ve DELİLLER 

Bay Graeme tarafından Mahkeme'ye Serdar A.'nın aralarındaki ilişkinin rızaya ve bir aşk birlikteliğine dayandığını göstermesi için sunduğu mesaj örneği: 

“Saatler geçmek bilmiyor. Dersteki kadın da susmak... Geri dönüp baktığımda -ki çok da geriye dönmeme gerek yok-, benim için önemli olan şeyleri hatırladığımda kendime şaşıyorum. Sen bana bambaşka bir hayat verdin. Benim, bu yüzden büyümek zorunda kaldığım doğru. Ama senin bana verdiğin ilhamı, yaşama sevincini de başka hiçbir şey vermiyor. Okul biter bitmez, seninle bambaşka bir yere taşınmak istiyorum. Seninle sohbet ederken saate bakmamak, hiçbir şeyi saklamamak, sakladıklarımı da sadece seninleyken ortaya çıkarmak. Zamanımız o kadar kısıtlı ama yapacak o kadar şey var ki senin yanındayken sürekli heyecan dolu oluyorum. Bir yandan da endişe... Geçen gün benimle sevişmeyi reddettiğinde dünya başıma yıkıldı. Beni sürekli istemene çok alışmışım. Ama sonradan dönüp baktığımda, sevişmek yerine tüm o konuştuklarımızı, senin bana anlattıklarını düşündüğümde; o an bambaşka biri oldun. O zamandan beri seninle gidip bir yerlerde kaybolmak istiyorum. Berlin'e belki. Şu bahsettiğin sanat müzesine seninle beraber gitmek... Şimdiye kadar bir çeşit heyecan, çocuk merakı, keşfedilecek bir şey gibiydin benim için. Ama seni seviyorum dediğinde aklım durdu. Sonrasında sustuğum için kızdın bana. Ama sana ben de seni seviyorum diyemezdim. Başka bir şey bulmam gerekiyordu. Belki de bugün buluştuğumuzda söylememe gerek kalmaz, gösteririm. 

Sen olsan bunları çok daha güzel yazardın. Ben yazamıyorum. Hep benim ol. Herkes zil çalınca kaybolacak. Eve gidip yemek yiyecekler. Sonra anneleri çamaşırlarını yıkayacak. Benim ne yaşadığımı ise kimse bilmeyecek. Herkes kayboluyor. Sen sakın kaybolma.” 


*İngiliz Mahkemesi'nin emsal kararlarından birini gösteren işbu metin, Hukuk Fakültesi öğrencilerine çalışmalarında yardımcı olmak amacıyla Filiz K. tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.

10 Mart 2012 Cumartesi

Şermin


Canım sevgilim,


Sana bu mektubu otelin terasında yazıyorum. Hava bütün gün kapalıydı. Şimdi de epey esiyor. Belediye başkanıyla Aret Dağı turuna gidenler hala dönmedi. Ortalıkta bir garson bile yok. Barın arkasındaki dolaba gitmeye üşenmesem, şimdiye kadar sarhoş olmuştum. İki birayla oyalanıp durdum bütün gece.

Dün odamı değiştirdim. Yenisi, seninle kaldığımız odanın hemen çaprazında. Sadece biraz daha küçük; başka bir farkı yok. Halbuki daha sıcak olur sanmıştım. Otelin ısıtmasında genel bir sorun var galiba. Resepsiyonu aradım, ses çıkmadı. Hazır aklıma gelmişken, mektubu bitirdikten sonra aşağıya inip, tekrar sorayım.

Burada sezon kapanıyor galiba yavaş yavaş. Saat daha on bir, sahildeki barların, restoranların ışıkları sönmüş. Bundan daha dört-beş gün öncesine kadar sabaha kadar bangır bangır müzik çalıyorlardı. Şimdi, bir tek iskelenin karşısındaki karakol uyanık.

-Vadi otobüsü yuttu! / Kimlikleri henüz belirlenemedi!-

Bu sessizlikte insan düşünecek çok şey buluyor. Terastan aşağı baktığımda bütün sahil yekpare görünüyor. Bardaki neon ışıklar yanmasa kapkaranlık olacak etraf. Terasın korkuluklarından ayağımı biraz sallasam, dümdüz yürüyüp sahile varacakmışım gibi olur; korkardım. Terastan karşıya uzanan dümdüz, kalın, görünmez bir hat… Yavaş yavaş, elimi kolumu sallaya sallaya yürüyüp, bir süre sonra denize varacakmışım gibi.

-İnfilak! / Tatil faciası!-

Canım sevgilim, sabah, banyodan gelen bir su sesine uyandım. Bir an için sürpriz yapıp geldin de, duşa girdin zannettim. Sonra kendi salaklığıma üzüldüm. Seni özlemek çok zor. Ama başka bir çaremiz de yok sanırım. Seni beklemeye mecbur ettin beni. Hatırladıkça sana olan kızgınlığım artıyor ama hasretim, aşkım öfkelenmeme engel oluyor. Şu an tek istediğim bir an önce dönmen, bana kendini göstermen.

-Ahtapotun hayret ettiren fedakarlığı! / Hayvanlar hissetmişti! / Kayıp aranıyor!-

Bir anda sıcak bastı. Yağacak galiba. Keşke yağsa. Şu bulutlar dağılır en azından. Senden, “zahmet olmazsa, yedek varsa, sorun olmazsa” plaj havlusu isteyen bankacı kadının bile yüzü gözü dağıldı, şu bulutlar dağılmıyor. Bazı şeyler hiç bitmiyor tabii. İnsanlar gidiyor, binalar gidiyor ama bulutlar gitmiyor. Öylece hareket ediyorlar ama aslında bir yere gittikleri yok.

-Kaptan Nemo gerçek miydi? / Kadın hala kayıp! / Yetkililer: Önceden planlanmış!-

Ama insanlar öyle değil. Biz hareket ettiğimizde gidiyoruz, kayboluyoruz. Sen de öyle sanmadın mı? Hareket edip, olduğun yerde kalacaktın. Canım sevgilim, hepsinin farkındayım ben. Sen döndüğünde, söz, bunları hiç konuşmayacağız. Ama farkında olduğumu bil diye yazıyorum. Bak, o kadının kızı da hareket etti, çeperinden çıktı. Sonra olduğu yere, ilk adımını attığı yere döner zannetti. E, ama şimdi nerede olduğu bile belli değil. Birlikte girdiğiniz o duş kabininin oradan ara ara sesini duyar gibi oluyorum ama dönüp bakmıyorum bile.

-Uyku hapı almış, duymamış! / Kasaba boşaltıldı! / Yaklaşık 1000 hektarlık orman yandı!-

Karşıya baktıkça uykum gelir gibi oluyor. Eskiden hemencecik uykum gelirdi. Seni gecelerce bekleye bekleye geç yatmaya alıştım galiba. Gerçi, o kan tahlilinde de çıkmıştı, ben hiç farkında değildim. Her gece uyku hapı alıyormuşum. Keşke, çok üşenmeseydim de, her akşam senden isteyeceğime, kendi suyumu kendim koysaydım. Şimdiye çoktan alışmıştım belki de geç yatmaya.

Şu dergileri iyi ki almışım yanıma. Ahtapotlar özel sayısını en az altı kez okudum. Ezberden söyle desen söylerim. Daha çok geceleri avlanıyorlar. Hepsi sağır. Düşmanlarını da zehirliyorlarmış senin gibi. Bir de, korkunca senin gibi bembeyaz oluyorlarmış. Demek ondan pembe pembe ahtapotlar, salatalarda bembeyaz oluyor. Senin de üstüne çullansa heyula gibi kocaman bir ağ, senin de aklın bölünür.

-Plaj kabininde 5 gün kilitli kalmış! / Otobüs infilak etti, bütün kasaba yandı! / Boyu 4 metreyi geçebilen dev Pasifik ahtapotu ömrünün sonuna kadar saklanabileceği bir yuva arıyor.-

Canım sevgilim, hiç böyle olmayabilirdi de. Ben biraz saldım kendimi, bütün o ilaçlarla. Sen ne sporundan eksik kaldın, ne içkinden. Hep gençsin, en fazla yaşını gösteriyorsun. O bankacı kadın, benden en az 5 yaş büyük, ona rağmen bikinilerle, dümdüz karınla gezip duruyordu ortalıkta.

Ama ben sana dedim, canım sevgilim, ben farkındayım, o iş öyle olmaz, sakın ha, hele o kadınla, o kadınlarla olmaz, hem ben doktorumu değiştirmek istiyorum, bence o adam bana iyi gelmiyor. Hem sen niye inat ediyorsun, ben sana dedim, hastayım, bugün çıkamam sevgilim, sen de yanımda kal, e sonra, sen uyu canım, dedin, kalktın, gittin, o zaman da ben bembeyaz oldum. Ama ben farkındaydım, sana da dedim, ben burada o kocaman odada, tepemde pervane, pır pır pır pır, ter dökeyim, sen o turlar senin, bu turlar benim. Ben de istemez miyim, o zaman, hepiniz o otobüste toplaşmışsınız, başınıza bir iş gelsin. Sen, beni öyle hayal edemezsin tabii, ama kalktım, erkenden de kalktım, ne oldu, otobüsün frenleri boşalmış bir anda, sen hem anasını hem kızını derken, anası paçavra oldu, kızı açlıktan, susuzluktan geberdi.

Korudaki kuşlar, böcekler, akrepler uzaklara kaçmış, siz patlayınca, ona üzüldüm, yersiz yurtsuz kaldılar şimdi, ama onlar da nereye giderlerse gitsinler. Karşı adaya mı yüzerler, başka yere mi giderler, kendilerine gezegen mi bulurlar, benim kafam bana ağır geliyor zaten, o kadarını bilemem.

Artık nerelere dağıldıysanız, sizi bulmuşlar mı bulamamışlar mı o bile belli değil. Siz patlamışsınız, belediye başkanının göbeği de Rodezya’ya kadar uçmuştur.

-Kasabalılar işsiz ama balıklar ithal! / Yangın ormandan kasabaya sıçradı, 27 kişi öldü!/ Sahilde ve yüksek yerlerde yaşayanlar kurtuldu!

Canım sevgilim, hava beni boğdu boğacak. Keşke geri gelsen. Tek başına ama. Geldiğinde hareket etmek istemesen. Öylece dursan, bir anda çok iyi bir adam oluversen. Sen iyi bir adam olursan, ben hiç ağlamam, bağırmam, çağırmam. Keşke yağsa, o zaman ıslanırım biraz. Aşağı inmek zorunda kalırım, otel neden ısınmıyor diye sorarım. Geçen gün bütün kasaba yandı, her yer yanık kokusu ama ben burada donuyorum. Kalkıp bir bira daha alayım diyorum ama garson adisyon koçanını neresine soktu, bilmiyorum. Gerçi, şimdi yeni odanın numarasını da bilmiyorum. Sonra dolaptan bira çalmış demesinler. Benden başka kimse de yok otelde, anında anlarlar.

-Onca zaman otelde saklanmış! / Akli dengesi yerinde değil! / Belediye başkanına komplo!-

O kadar dergiyi ne yapacaksın, deniz var, havuz var dedin, bak neredeyse aldırmayacaktın bana bunları. İyi ki almışım. Sırf onları okumak için uyanıyorum sabahları. Ben, karşı sahilin hayalini kurup, dergilere bakarken, birileri aslanların fotoğraflarını çekiyor. Evinde besleyen bile vardır; kim bilir. Gezegen değiştiriyor insanlar. İstesek biz de değiştirirdik. Ama sen galaksi haritalarına bile bakamazsın. Bilmediğin her şey çok korkutuyor seni.  

Canım sevgilim, saatler geçiyor, yavaş yavaş buranın bütün o sessizliği, bütün o tek parçalığı, bu karanlığı bozuluyor. Mavili kırmızılı bir ışık yansıyor aşağıdan terasın ahşap çatısına. Bir arabanın motor sesi, hızla yaklaşıyor. Birkaç dakikaya gelip alırlar beni. Teker teker bütün odalara bakarlar, bavulu aşağıda açık bıraktım bilerek. Onlar onu kurcalayana kadar biraz daha izlerim sahili.

Karakolun ışığı bir kez yanıp söndü. Buraya gelirken bir kişiyi nöbetçi bırakmışlardır herhalde orada. Işık durdu şimdi; hareket etmiyor. Otelin kapısını kırıyorlar.

Yağmur başladı. Öyle gürül gürül yağmıyor ama… Olsun; yağmur, yağmurdur. Eğer yaz sıcağı olmayacaksa, deniz böyle hep durgun olacaksa, yağsın daha iyi. Şu korkuluklardan kendimi bıraksam, karanlığa gömülsem diyorum. Keşke burada olsan, bana burada yer kalmasa.

-Yeni bir gezegen mi var? / ‘Gerçek’ bir ahtapot ailesi keşfedildi, birlikte yaşıyorlar! / Kasaba, 15 yıl sonra ziyarete açıldı!

Ayak sesleri geliyor, amma da bağırıyorlar. Canım sevgilim, keşke burada olsan. Şimdi kim bilir nerelerdesin. Bulutlar biraz açılmış. Ama yine gelirler. Uyku bastırdı. Ama uyumayıp yağmura bakasım var. Belki bir bira almaya kalkarım. Hasretin dayanılır gibi değil.

Seni herkesten çok seven ve daima sevecek olan,  



Şermin




7 Şubat 2012 Salı

Erkin

Kapının önünde bekleşiyorlar. Sabah dört-beş adam geldi. Şimdi benden bir yanıt, bir ses, bir “Tamam, ben hazırım,” bekliyorlar. Vermeyeceğim. Çatlasalar da patlasalar da, caaaaart diye orta yerlerinden ayrılsalar da vermeyeceğim.

Hepsini toplasan bir Erkin etmez. Erkin, nasıl giyineceğini, nasıl davranacağını çok iyi bilir. Hepsini de benden öğrendi. Ben öğrettim. Erkinciğim, lastik tabanlı ayakkabı giymez, giyse de, bir hanımefendinin evine o ayakkabılarla dalmaz. Eşikte durur, öyle küt diye yağlı güreşe hazırlanır gibi eğilmez, biraz yere çömelir, yavaşça çözer bağcıklarını, gömleği ne renkse, o renk pamuklu, tiril tiril çorapları görünüverir ayacıklarında. Bunlar yol yordam bilmiyorlar. Anasız babasız bunlar. Bunları kim doğurmuş, böyle kaba saba, sokağa salmış bilmem. Bunların çocukları da anasız babasız olacak kendileri gibi. Erkinciğim daha ufacıktı, sosyeteye tanıttım. Hep çok akıllıydı, yurt dışında burslar aldı, yine de beni bırakmadı. Benimle setlere gelir, senaryolara bakar, başka ağabeylerle tanışır, küçücük haline bakmadan, çevirdiğim filmlere yorum yapardı; daha on üç yaşında vardı yoktu. Sonra sonra büyüdü de, “Ben buradan gitmek istiyorum,” dedi de, bir dernek varmış, ona başvurdu da, gitti. Sordu da gitti. Her hafta bana mektup da yazdı, ben cevap yazmakta geciktim; o gecikmedi.

Kapıyı vurup duruyorlar. Vermeyeceğim. Hepsini bana Erkinciğim aldı da gönderdi Londralardan, Parislerden. Falbalas’dan kadife, tavşan tüylü eldivenler, türlü türlü kumaşlar, Staroměstská’dan avizeler, saten yatak örtüleri… Anneciğine paralar mı göndermedi, neler neler. Mektuplarda bana ne iltifatlar. Prag’a gitmişler, bir kadın arkadaşıyla. Oradan fotoğraf yolladılar, bir de el yapımı bir vazo. En güzel porselen. Bir tek bende varmış o vazo. Kadın, Erkinciğimden çirkindi, sonradan Erkinciğim başkasını buldu. Benim Erkinciğime kadın mı yok. Erkinciğim, o zaman bile, kendini rakıya filan vurup dağıtmadı. Böyle adamlarla arkadaşlık etmedi. Ölçülü Erkinciğim benim. 

Çamurlu ayaklarıyla kırar gibi açmaya çalışıyorlar kapıyı. Açın da gelin, haydi buyurun da gelin, aman geç kalmayın, ama ben veremeyeceğim bunların hiçbirini size kusura da bakmayın. Pantolonunuzu ütülesin sizin hanımlar önce, çift çizgi hepsi. Parıl parıl olmuş ütülenmekten. Aynı pantolon yedi gün boyunca giyilmez. Giyilse de öyle paf paf buharlı ütü basılmaz. Kimin evine giriyorsunuz siz öyle. Çekimden gelmişimdir, yorgunumdur, makyajsızımdır, geceliğim filan vardır üzerimde belki. Erkinciğimin bana ormanlardan topladığı kuru meyvelere göz dikmişler. Onların değeri benim ruhumda büyük ama bu adamların ne işlerine yarayacak bilmem. En iri kıyım olanları “Bu film afişleri antika şimdi,” diyor. Duvarlardan indiriveriyorlar teker teker. Erkinciğim, eski Yunan dilinde tabletler satın almıştı açık artırmadan. Sevgililer gününde gönderdiydi bana. Ucuza kapatmaz ama Erkinciğim. Parası neyse verir. Açık artırmada en çok Erkinciğim artırmıştır. Çok nüfuzluymuş şimdi Belçika’da Erkin. Herkes onun ağzına bakıyormuş konferanslarda. Yeni yazacağı denemelerin müşterisi bolmuş. Bütün akademi, diyor, anne, benim peşimde. E, diyorum ona, Erkinciğim, bir şeyler yazsan ya bana da, şöyle oynasam yeniden. E, diyor, anneciğim, ben öyle bir şeyler yazmıyorum ki sen oynayasın. Çok meşgul Erkinciğim.

Yazmaları alın ama Roma’dan gelen antik kolonları bırakın, diyorum, kaç filozofun salyası var onların üzerinde. Dinlemiyorlar. Dişlerini de fırçalamamışlar herhalde, ağızlarını açıp gülümseyemiyorlar da. Bütün çekmecelerini açıyorlar bir hanımefendinin. Erkinin yazdığı mektuplar saçılıyor yerlere. İçinden mücevherler, notlar, çekler... Barbar bunlar. Barbar. Diyorum bir üst kata çıkıp geleyim ben efendim. Vazoyu atıveriyorum geceliğin çaktırmadan içine. Tık tık tık yukarı çıkıveriyorum. İyi ki yaptırmış bana bu gizli odaları Erkinciğim. Öyle derdi; “Şu kadar şu kadar şu kadar şu kadar para gönderiyorum, için rahat olsun, sen rolüne hazırlan anneciğim, para derdin olmasın, birkaç da gizli oda yaptırırız sana, kilitlersin kendini, güzelce çalışırsın içeride rahatsız edilmeden.” Ama bunlar, bırakamayız, diyorlar, peşimden geliyorlar, benimle gelmek istiyorlar, beni bırakamıyorlar, imza istiyorlar, yok istemiyorlar, eşyaları istiyorlar, ardımdan ayrılmıyorlar. “Bir hanımefendinin sizin anlayamayacağınız ihtiyaçları var canım, ne münasebet, lütfen efendice davranın,” diyorum. Kolumdan çekiştiriyorlar. Vazo düşüveriyor geceliğimin iç cebinden. Yerde paramparça. Aman parçaları yapıştırılır, dokunmayın, alırım ben onu oradan, demeye kalmadan, bir bakıyorum, çoktan çıkmışlar. O koca koca herifler kayboluvermişler. Evdeki kediler mi yedi acaba bu barbar adamları, diyorum, o küçücük kediler, o minikler, nasıl yesin bunları diyorum.

Etrafa bakınıyorum, oda bomboş geliyor gözüme. Filmlerin afişlerini yutuvermişler. Benim herhalde bir an kendimden mi geçtim ne olduysa, onu, vazonun kırılmasını filan fırsat bilip, kolonları da götürmüşler, evim, Erkinciğimin bana aldığı bu tapınak, yıkıldı yıkılacak. Taş taş üstüne durmayacak. Aman, diyorum, şu odalara koşayım. Her şeyden korunayım derken, merdivenlerden koş koş koş, soluk soluğa kalıyorum.

Erkinciğim olsa hiç koşturmazdı beni. Beni odalara çıkarıverirdi kucağında. Çalışmam lazım, derdim, aman sana gelen teklif mi var, der, beni odaya götürürdü, ay dur, Erkinciğimin mektupları saçıldıydı, onları toparlayayım diye arkamı dönüyorum, bir de bakıyorum, sen tavanı tutan o koca sütunların yerinde, Erkinler, öylece bekleşiyormuş meğer, elleri yukarıda, ağızları sevinçten bir karış açık evi taşıyorlar. Erkinler, Erkinlerim niye geldiniz, aksatmasaydınız işlerinizi, diyorum, içim pır pır ediyor, ev, diyorum, dağıldı biraz, evde kendi kendime prova yapmaktan, diyorum, bakamadım hiç. Erkinler konuşmuyor, Erkinler öyle duruyor, bana bakıyor, ağızları açık, inci gibi dişleri pırıl pırıl. Vazo, diyorum, kırıldı Erkinlerim, artık kusura bakmayın, elim çarptı, şey oldu. Erkinler bana bakıyor, yüzleri kararıyor, yorgun musunuz, diyorum, niye öyle yüzünüz asıldı birden diyorum, bakıyorum, tavan alçalıyor, yorulduysanız, diyorum, biraz da ben taşıyayım, koca tavan, yoldan geldiniz, diyorum, ama taşıyamam ki ben, siz delikanlılar böyle zorlanırken, diyorum. Erkinler bir şey söyleyecek gibi ağızlarını açıyor, tavan çöküyor, Erkinler kayboluyor.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Balık*

Onu bu aralar uyku tutmuyor. Geceleri sık sık kalkıyor, bol bol su içiyor. Sabah kalktığında ne kadar su içtiğini hatırlamıyor ama karnında bir şişkinlik oluyor.

Annesi gittiğinden beri ona pek yazmıyor. Gerçi annesi işte, sık sık yazarım der yazmaz, babama söyleme dersin, hemen yetiştiriverir. Babamdan sıkılıp, kendini dışarı atmak ister, sana da gel der, sen ödev başında, yaş ortalaması hesabı yaparken, pek çıkmak istemezsin, ama kitap alırım çıkarsak der, aa canına minnet, sonra sana kitap almaz, kendine saç boyası alır, ama söz verir sonraki Salı almaya, o an cebinde sadece beş lirası kalmış olur çünkü.

Onu bu aralar uyku tutmuyor. Geceleri sık sık kalkıyor, etrafı kolaçan ediyor. Evde hiçbir ışık yanmıyor. O yüzden pek de bakınamıyor. Ama her su içmeye kalktığında, balıklara biraz yem veriyor. Balıklar mutfakta büyük bir akvaryumda, akvaryumun içinde yanan mavi bir ampulle aydınlandıklarından onları görebiliyor. Her gördüğünü de besliyor. Hiçbir balığı atlamıyor, aç gördü mü, ayağında terlikleri, üstü inceymiş, terli terli kalkınca hasta olurmuş dinlemeden, hop diye kapıveriyor akvaryumdan. İki yanağından bit çıtlatır gibi tutuyor balığı. Balık, ağzını açıyor. Biraz daha bastırsa, dudaklarındaki perde yırtılacak, biraz gevşetse parmaklarını, kayıverecek balık. İşaret parmağını yalayıp, yem kutusuna daldırıyor. Sonra o işaret parmağı balığın ağzına. Teker teker besliyor hepsini böyle. Bir yerde güneş doğar gibi oluyor. Gölgeler uzuyor çünkü.

Balıkları, yüzmeyi asla öğrenemeyeceğini anladığı günden beri çok seviyor. Annesi, teyzesi filan hep beraber gittikleri yazlık evin oradaki kocaman plajda en sevdiği şey: uzaktaki oğlanların, atlamayazsın lan muğagodumumunun num num num helelelele deyip, birbirlerini iskelelerden, başka yüksek yerlerden falan suya atmalarını seyretmek. Onlara baktıkça, kendisinin boyu aşmayan yerde suları çıpırdatan, sadece boyunun yettiği yerde çeşit çeşit düşmanla savaşan bir Su Kadın olmasından gurur duyuyor. Suları tokatlarken, başını biraz yukarı kaldırıyor, güneşe bakıyor, kör olacak gibi olmasına daha yüzyıllar varken, panik halinde başını indiriyor. Suyun içinde dönüyor, dönüyor, dönüyor. Ama sonra teyzesi geliyor. Teyzesi gelirken, kıkırdamaya başlıyor. Sonra susuyor. Teyzesi onu suya batırıyor, çıkarıyor, batırıyor, çıkarıyor. Çünkü Su Kadın, yazları galon galon tuzlu su içiyor. Çünkü, tuzlu su, Su Kadınların gözlerini pırıl pırıl, ışıl ışıl yapıyor.

Onu bu aralar uyku tutmuyor. Geceleri sık sık kalkıyor, etrafı kolaçan ediyor. Akvaryumun mavi ışığı yanıyor. Yatağından kalkıp, odasından çıkıyor. Önce sağına, sonra soluna bakıyor. Bir şey göremiyor. Işığa doğru ilerliyor. Akvaryumun üzerindeki yem kutusuna ulaşmak için elini uzatıyor. Rafın tozundan başka bir şey gelmiyor eline. Şaşırıyor buna. Daha gün gece yarım kutu vardı çünkü. Çok verdiyse, çatlamasın balıklar? Masaya bakıyor yok, barbunya da gitmiş. Dallı güllü muşamba masa örtüsünün yerine gazete kağıtları nedense. Usulca başını akvaryuma çeviriyor. İçinde su kalmamış. Plastik yosunlar küflenmiş. Mavi ampul yanmıyor. Etrafta bir şey göremez oluyor. Odasına geri dönmek için mutfaktan çıkıyor. Odayla mutfağı bağlayan koridor yok. Kapı yok. Eşik yok. Kapı eşiği yok. Oda yok. Ev yok. Teyzesi gitmiş, deniz kurumuş, midesi şişmiş, kitabı yok, annesi saç boyasıyla ne isterse yapsın şimdi. Işık yok. Balıklar yok. Boşlukta annesinin sesi çınlıyor, tekerleme gibi, nağmeli, inişli çıkışlı: “Ben saanaaa demeediiim miiii, baaaalııkkllaaaarrııı aaaç bırraaakmaa diyeeeee, beeeen saanaaa demediiiiim miiii, çoook yedirirseeen, çok ölüürlleeeeerr diyeeee, ben sana demediiiiiim miiii, bunlaaar senniiii yeeeer diyeeee…” Sonra ses de yok.





*Sevgili kuzijiki'ye teşekkür ederek.

24 Ocak 2012 Salı

Taksi

Apartmanın karşı sokağında bir taksi park etmiş, duruyor. Farları sönük. İçinde belli belirsiz bir ışık yanıyor. Adam dairenin kapısını kapatmaya çalışıyor, kız dışarı çıkmak istemiyor. Çıkmamak için bağıramıyor. İçeride kalmaktan korkuyor, dışarıdaki taksi ödünü koparıyor. Sokak karanlık, daire karanlık. Sadece tuvaletin ampulü yanıyor. Yanmasa daha iyi. Böyle gölgeler uzuyor.

Annesi keşke akşamları o hikayeleri anlatmasaymış ona. Yok babası, otobüslerde başka kadınlara sürtünüyormuş. Annesi, babası her eve geldiğinde külotlarına bakarmış. Beyaz külotlardaki lekelerden anlarmış, başka kadınlara sürtündüğünü. Yok, annesi sadece biricik kızıyla dertleşebilirmiş, e artık kusura bakmayacakmış. Babası, banyoda öyle uzun süre kalıp... Tövbe. Evli adamlar banyoda o kadar uzun süre kalmamalıymış. Zaten daha gerdek gecesinden belliymiş. Olduramayınca, eliyle falan. Aman of.

Korna sesi. Kız, şimdi babasıyla yalnız. Dairenin kapısı açık. Artık itişmiyorlar. Dairenin aralık kapısı kızı dehşete düşürüyor. Evde kalsa, ya okuldan döndüğünde, çok çişi olsa mesela, babası banyoda uzun süre kalsa. Artık evli olmadığı için istediği kadar kalabilir diyor annesi bir yerlerden. Nerden, belli değil. Babası karanlık dairenin içinde arkasını dönüyor. Pijaması sanki belinden kayıyor gibi geliyor. Kırmızı çubukları uzadıkça uzuyor, pijamanın dışına taşıyor. Dairenin halısında otoyol şeritleri gibi kırmızı çizgiler. Babası pencereye doğru yürüyor. Taksi orada. Korna sesi. Aralık kapı rüzgardan kapanır gibi oluyor. İçeride kalmanın, dışarıdaki taksi kadar korkunç olduğunu, kız, o an fark ediyor. Yanlış tuzağa basmış sincaplar gibi ayağını kapıya sıkıştırıyor bilerek. Gözlerini babasına döndürüyor. Babası artık upuzun kırmızı bir çizgi. Arkasına bakmadan koşuyor. Merdivenlerin ortasında aniden duruyor. Dairenin kapısı aralık kaldı. Babası öyle bir çubuk gibi kalırsa uzun uzun, kapıyı açık gören, alıp götürmesin annesinin halılarını? Birisi eve girip, kirlileri kurcalamasın? Peçetesi olmadığından, okulda, sümüğünü sildiydi çünkü önlüğüne.

Korna sesi. Sen git diye bağırıyor yukarıdan babası. Demek artık normale döndü. Çubuklar konuşmaz çünkü. Bağırmazlar da.

Sokakta taksiden başka bir şey yok. Arka kapısını açıyor, solunda büyük bir adam oturuyor. “Sonunda” diyor adam. Gülümsüyor gibi. Kız, sanki koltukta kendisine yer yokmuş gibi sıkıştıkça sıkışıyor. Taksinin farları hala yanmıyor. Herhalde bozuk. Babası acaba camdan bakıyor mudur? Kız, arkasını dönmüyor. Konuşan upuzun bir çubuk olduysa, pencereden ona doğru dikiliyordur şimdi. Kız çıkınca tuvaletin ışığını da söndürmüştür. Araba hareket ediyor. Şoför koltuğu boş, direksiyon öylece dönüyor. Gözleri büyüyor, yanındaki kocaman adam, “bizim köyden biri kullanacaktı arabayı, gerek kalmadı” diyor. “Bu öyle kendiliğinden gidiyor.” Göz gözü görmüyor. Sonra dikiz aynasından ona bakan gözleri görüyor. Küçük, etrafı kırış kırış gözler. Önde oturan adamın alnı kanıyor. “Yok” diyebiliyor ancak. “Arabayı kullanan küçük bir adam var önde, biz kafasını göremiyoruz.” Cevap gelmiyor, kız soluna dönüyor. Kocaman adam yok; gitmiş. Dikiz aynasına bakıyor, dikiz aynasında kimse yok. Ellerine bakıyor, arabayı kendi kullanıyor. Etraf zifiri karanlık. Kornaya basmıyor.

19 Ocak 2012 Perşembe

Kanat

Bugün yakın bir gelecekte, yanımda bir bomba patladı. Birkaç uzuv kanatsız kanatsız öylece havalanıverdi. Uçmayı hiç denemediğim için bu yaşıma kadar uçabildiğimi fark etmemişim. Şaştım. Birkaç arkadaşıma, birkaç kitap gönderecektim. Onlar yarım kaldı. Onların orada öyle pek de okunası kitaplar yoktu. Kitap okuyacak zamanları da yoktu. Dışarıda kimse kalmadı. Kapakları açılmamış kitaplar yere saçıldı. Hava karardı. Aklımda birkaç hikaye kaldı. Yürürken dinlediğim şarkı yarım kaldı. Ben, radyasyondan eriyen metal çubuklar gibi kayboldum. Görünmez dağlardan filan geçtim. Dışarıda kimse kalmadı. Artık tabi olunacak bir şey kalmadı. Gönülden bağlanacak bir şey kalmadı. Benden geriye sokağın köşesine fırlamış, yırtık PVC'li bir kimlik kaldı. Onu da kimse yerden almadı.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Balçık



Otel odası. Saat 04:49. Sıcak. Uyumak için son saatler. Nevresimler, çarşaflar, yastık kılıfı güçlendirilmiş orman nefesi kokuyor. Yatağın yanı başında gül oymalı bir komodin. Güllere diken oymamışlar. Öyle duruyor güller. Yapraklı yapraklı. Komodin, kiraz ağacından. Onun yaprağı filan yok. Yastık kılıfı pürüzsüz. İz çıkaran danteli yok. Hiç katlanmamış gibi. Yekpare. Uyumak için başını yastığa gömüyor. Yüzünü kılıfa sürtüyor. Biraz sağa biraz sola. O yumuşaklık, perdeden gün ışığı girmeden daha, bozuluveriyor. Köşesinde bir şey kalmış. Yanağına değince fark ediyor. Görmek için gözlerini aralıyor. Kırmızılı sarılı bir leke. Pütür pütür. Gece kusmuş. Yastığı ters çeviriyor, içi rahat etmiyor. Yerinden kalkıyor, banyoya gidiyor. Kılıfı küvete atıyor. Odaya döndüğünde, yatakta dönüp duranı görüyor. Yorganın altından ayakları çıkmış. Biraz ters dönmüş galiba ayakları. Böyle bileklerinden. Çorap yerinden kılları dökülmüş. Yok, diyor, sonra, kendine. Kemikleri öyleydi onun. Babasının da bilekleri öyleymiş. Anlatmıştı. Kolunu mu kaldırıyor? Kol mu o? Yorgan kanca takılmış gibi hareketleniyor. Adamın sırtında çürük çarık ama kocaman patatesler. Belindekiler daha küçük. Yumru yumru. Böyle bir film vardı diyor. Annesinin de sırtı böyleymiş. Onu da sokuşturmuştu bir yerlere. Bahsetmişti. Adam doğruluyor. Kadın, dışarı çıkmak istiyor. Bunu uzun zamandır istiyor. Planlıyor. Buraya geldiğinden beri bunu planlıyor. Saat 05:03. Sabah havası alırdık diyor. Adam bir şey söylemiyor. Gözlerini devirebilmek için açıyor gözlerini. Sabah havası iyi olurdu diyor. Adam şortunun üzerine bir pantolon geçiriyor. %90 pamuk. %10 polyester. Pat küt sesler geliyor bir yerden. Dışarıda bir araba. Kadının boynunda gevşek bir fular. Lacivert. %80 ipek. %10 pamuk. %10 polyester. Elde yıkayınız. Tersi olmadığı için tersine çevrilmese de olur. Araba kalkıyor. Pat küt sesler azalıyor.

Ağaçlık bir yer. Saat 06:58. Sıcak. Yamrusuz yumrusuz görünüyor adam gözüne. Bakışları falan düzelmiş. Gözleri devirdiği yerden aşağı inmiş. Sabit bakıyor en azından. Öyle olunca iştahı kabarıyor. Cork cork cork pat küt cork cork bam bom. Cork. Cug. İşaretlediği yer, planladığı yer, tahmin ettiği yer, öncesinde gidip gidip baktığı yer, otelin yakınında ama tenha yer, sabah sabah güzel yer ama tenha yer isabetli çıkıyor. Cork cork cork. Tam yeri. Sesler kesiliyor. Gözü adamın kemerine takılıyor. Gümüşten, atlı tokası var. Şaha kalkmış. Yavaş yavaş batıyor o da. Oh oh, at da boğuldu. Ağza alınacak yer kalmadı. Çaresiz. Patatesler de batıyor yavaş yavaş. Bom bom. Çaresizlikten adam, kadına, kadına benzer bir şeye benziyor gibi geliyor. Kadına bir acıma geliyor. Babasına da böyle olmuş. Kök salar gibi öylece gidivermiş. Sen o kadar yaşa, sonra atlar, kurbağalar filan. Hep boğul. Göbek deliğine de çamur doluyor. Amma korkar bundan. Baaaam boooom. Çocukken beline kadar denize girmiş de. Göbek deliğine gelince sular. Bağırmış hep. Boğuluyorum diye. Gülmüşler buna. E, şimdi ne oldu? Bak iki cork cork için. Çamurların içinde nefes alan şeyler de varmış. Acidithiobacillus thiooxidans. pH 4.5-1.3. Görmeyeyim diyor ağzına mağzına girerken. Bam bom sesler artıyor. Sonra susuyor gibi. Araba çalışıyor har har. Çamurlu yollardan geçiyor.

Otel odası. Saat 17:08. Kılıf temizlenmiş. Yorganı üstüne çekiyor. Kuyruğu dışarıda, bomba seslerinin arasında kalıyor. Bam bom. Tek başına. Raftan bir kitap alıyor. Bom.