24 Ocak 2012 Salı

Taksi

Apartmanın karşı sokağında bir taksi park etmiş, duruyor. Farları sönük. İçinde belli belirsiz bir ışık yanıyor. Adam dairenin kapısını kapatmaya çalışıyor, kız dışarı çıkmak istemiyor. Çıkmamak için bağıramıyor. İçeride kalmaktan korkuyor, dışarıdaki taksi ödünü koparıyor. Sokak karanlık, daire karanlık. Sadece tuvaletin ampulü yanıyor. Yanmasa daha iyi. Böyle gölgeler uzuyor.

Annesi keşke akşamları o hikayeleri anlatmasaymış ona. Yok babası, otobüslerde başka kadınlara sürtünüyormuş. Annesi, babası her eve geldiğinde külotlarına bakarmış. Beyaz külotlardaki lekelerden anlarmış, başka kadınlara sürtündüğünü. Yok, annesi sadece biricik kızıyla dertleşebilirmiş, e artık kusura bakmayacakmış. Babası, banyoda öyle uzun süre kalıp... Tövbe. Evli adamlar banyoda o kadar uzun süre kalmamalıymış. Zaten daha gerdek gecesinden belliymiş. Olduramayınca, eliyle falan. Aman of.

Korna sesi. Kız, şimdi babasıyla yalnız. Dairenin kapısı açık. Artık itişmiyorlar. Dairenin aralık kapısı kızı dehşete düşürüyor. Evde kalsa, ya okuldan döndüğünde, çok çişi olsa mesela, babası banyoda uzun süre kalsa. Artık evli olmadığı için istediği kadar kalabilir diyor annesi bir yerlerden. Nerden, belli değil. Babası karanlık dairenin içinde arkasını dönüyor. Pijaması sanki belinden kayıyor gibi geliyor. Kırmızı çubukları uzadıkça uzuyor, pijamanın dışına taşıyor. Dairenin halısında otoyol şeritleri gibi kırmızı çizgiler. Babası pencereye doğru yürüyor. Taksi orada. Korna sesi. Aralık kapı rüzgardan kapanır gibi oluyor. İçeride kalmanın, dışarıdaki taksi kadar korkunç olduğunu, kız, o an fark ediyor. Yanlış tuzağa basmış sincaplar gibi ayağını kapıya sıkıştırıyor bilerek. Gözlerini babasına döndürüyor. Babası artık upuzun kırmızı bir çizgi. Arkasına bakmadan koşuyor. Merdivenlerin ortasında aniden duruyor. Dairenin kapısı aralık kaldı. Babası öyle bir çubuk gibi kalırsa uzun uzun, kapıyı açık gören, alıp götürmesin annesinin halılarını? Birisi eve girip, kirlileri kurcalamasın? Peçetesi olmadığından, okulda, sümüğünü sildiydi çünkü önlüğüne.

Korna sesi. Sen git diye bağırıyor yukarıdan babası. Demek artık normale döndü. Çubuklar konuşmaz çünkü. Bağırmazlar da.

Sokakta taksiden başka bir şey yok. Arka kapısını açıyor, solunda büyük bir adam oturuyor. “Sonunda” diyor adam. Gülümsüyor gibi. Kız, sanki koltukta kendisine yer yokmuş gibi sıkıştıkça sıkışıyor. Taksinin farları hala yanmıyor. Herhalde bozuk. Babası acaba camdan bakıyor mudur? Kız, arkasını dönmüyor. Konuşan upuzun bir çubuk olduysa, pencereden ona doğru dikiliyordur şimdi. Kız çıkınca tuvaletin ışığını da söndürmüştür. Araba hareket ediyor. Şoför koltuğu boş, direksiyon öylece dönüyor. Gözleri büyüyor, yanındaki kocaman adam, “bizim köyden biri kullanacaktı arabayı, gerek kalmadı” diyor. “Bu öyle kendiliğinden gidiyor.” Göz gözü görmüyor. Sonra dikiz aynasından ona bakan gözleri görüyor. Küçük, etrafı kırış kırış gözler. Önde oturan adamın alnı kanıyor. “Yok” diyebiliyor ancak. “Arabayı kullanan küçük bir adam var önde, biz kafasını göremiyoruz.” Cevap gelmiyor, kız soluna dönüyor. Kocaman adam yok; gitmiş. Dikiz aynasına bakıyor, dikiz aynasında kimse yok. Ellerine bakıyor, arabayı kendi kullanıyor. Etraf zifiri karanlık. Kornaya basmıyor.

19 Ocak 2012 Perşembe

Kanat

Bugün yakın bir gelecekte, yanımda bir bomba patladı. Birkaç uzuv kanatsız kanatsız öylece havalanıverdi. Uçmayı hiç denemediğim için bu yaşıma kadar uçabildiğimi fark etmemişim. Şaştım. Birkaç arkadaşıma, birkaç kitap gönderecektim. Onlar yarım kaldı. Onların orada öyle pek de okunası kitaplar yoktu. Kitap okuyacak zamanları da yoktu. Dışarıda kimse kalmadı. Kapakları açılmamış kitaplar yere saçıldı. Hava karardı. Aklımda birkaç hikaye kaldı. Yürürken dinlediğim şarkı yarım kaldı. Ben, radyasyondan eriyen metal çubuklar gibi kayboldum. Görünmez dağlardan filan geçtim. Dışarıda kimse kalmadı. Artık tabi olunacak bir şey kalmadı. Gönülden bağlanacak bir şey kalmadı. Benden geriye sokağın köşesine fırlamış, yırtık PVC'li bir kimlik kaldı. Onu da kimse yerden almadı.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Balçık



Otel odası. Saat 04:49. Sıcak. Uyumak için son saatler. Nevresimler, çarşaflar, yastık kılıfı güçlendirilmiş orman nefesi kokuyor. Yatağın yanı başında gül oymalı bir komodin. Güllere diken oymamışlar. Öyle duruyor güller. Yapraklı yapraklı. Komodin, kiraz ağacından. Onun yaprağı filan yok. Yastık kılıfı pürüzsüz. İz çıkaran danteli yok. Hiç katlanmamış gibi. Yekpare. Uyumak için başını yastığa gömüyor. Yüzünü kılıfa sürtüyor. Biraz sağa biraz sola. O yumuşaklık, perdeden gün ışığı girmeden daha, bozuluveriyor. Köşesinde bir şey kalmış. Yanağına değince fark ediyor. Görmek için gözlerini aralıyor. Kırmızılı sarılı bir leke. Pütür pütür. Gece kusmuş. Yastığı ters çeviriyor, içi rahat etmiyor. Yerinden kalkıyor, banyoya gidiyor. Kılıfı küvete atıyor. Odaya döndüğünde, yatakta dönüp duranı görüyor. Yorganın altından ayakları çıkmış. Biraz ters dönmüş galiba ayakları. Böyle bileklerinden. Çorap yerinden kılları dökülmüş. Yok, diyor, sonra, kendine. Kemikleri öyleydi onun. Babasının da bilekleri öyleymiş. Anlatmıştı. Kolunu mu kaldırıyor? Kol mu o? Yorgan kanca takılmış gibi hareketleniyor. Adamın sırtında çürük çarık ama kocaman patatesler. Belindekiler daha küçük. Yumru yumru. Böyle bir film vardı diyor. Annesinin de sırtı böyleymiş. Onu da sokuşturmuştu bir yerlere. Bahsetmişti. Adam doğruluyor. Kadın, dışarı çıkmak istiyor. Bunu uzun zamandır istiyor. Planlıyor. Buraya geldiğinden beri bunu planlıyor. Saat 05:03. Sabah havası alırdık diyor. Adam bir şey söylemiyor. Gözlerini devirebilmek için açıyor gözlerini. Sabah havası iyi olurdu diyor. Adam şortunun üzerine bir pantolon geçiriyor. %90 pamuk. %10 polyester. Pat küt sesler geliyor bir yerden. Dışarıda bir araba. Kadının boynunda gevşek bir fular. Lacivert. %80 ipek. %10 pamuk. %10 polyester. Elde yıkayınız. Tersi olmadığı için tersine çevrilmese de olur. Araba kalkıyor. Pat küt sesler azalıyor.

Ağaçlık bir yer. Saat 06:58. Sıcak. Yamrusuz yumrusuz görünüyor adam gözüne. Bakışları falan düzelmiş. Gözleri devirdiği yerden aşağı inmiş. Sabit bakıyor en azından. Öyle olunca iştahı kabarıyor. Cork cork cork pat küt cork cork bam bom. Cork. Cug. İşaretlediği yer, planladığı yer, tahmin ettiği yer, öncesinde gidip gidip baktığı yer, otelin yakınında ama tenha yer, sabah sabah güzel yer ama tenha yer isabetli çıkıyor. Cork cork cork. Tam yeri. Sesler kesiliyor. Gözü adamın kemerine takılıyor. Gümüşten, atlı tokası var. Şaha kalkmış. Yavaş yavaş batıyor o da. Oh oh, at da boğuldu. Ağza alınacak yer kalmadı. Çaresiz. Patatesler de batıyor yavaş yavaş. Bom bom. Çaresizlikten adam, kadına, kadına benzer bir şeye benziyor gibi geliyor. Kadına bir acıma geliyor. Babasına da böyle olmuş. Kök salar gibi öylece gidivermiş. Sen o kadar yaşa, sonra atlar, kurbağalar filan. Hep boğul. Göbek deliğine de çamur doluyor. Amma korkar bundan. Baaaam boooom. Çocukken beline kadar denize girmiş de. Göbek deliğine gelince sular. Bağırmış hep. Boğuluyorum diye. Gülmüşler buna. E, şimdi ne oldu? Bak iki cork cork için. Çamurların içinde nefes alan şeyler de varmış. Acidithiobacillus thiooxidans. pH 4.5-1.3. Görmeyeyim diyor ağzına mağzına girerken. Bam bom sesler artıyor. Sonra susuyor gibi. Araba çalışıyor har har. Çamurlu yollardan geçiyor.

Otel odası. Saat 17:08. Kılıf temizlenmiş. Yorganı üstüne çekiyor. Kuyruğu dışarıda, bomba seslerinin arasında kalıyor. Bam bom. Tek başına. Raftan bir kitap alıyor. Bom.