7 Şubat 2012 Salı

Erkin

Kapının önünde bekleşiyorlar. Sabah dört-beş adam geldi. Şimdi benden bir yanıt, bir ses, bir “Tamam, ben hazırım,” bekliyorlar. Vermeyeceğim. Çatlasalar da patlasalar da, caaaaart diye orta yerlerinden ayrılsalar da vermeyeceğim.

Hepsini toplasan bir Erkin etmez. Erkin, nasıl giyineceğini, nasıl davranacağını çok iyi bilir. Hepsini de benden öğrendi. Ben öğrettim. Erkinciğim, lastik tabanlı ayakkabı giymez, giyse de, bir hanımefendinin evine o ayakkabılarla dalmaz. Eşikte durur, öyle küt diye yağlı güreşe hazırlanır gibi eğilmez, biraz yere çömelir, yavaşça çözer bağcıklarını, gömleği ne renkse, o renk pamuklu, tiril tiril çorapları görünüverir ayacıklarında. Bunlar yol yordam bilmiyorlar. Anasız babasız bunlar. Bunları kim doğurmuş, böyle kaba saba, sokağa salmış bilmem. Bunların çocukları da anasız babasız olacak kendileri gibi. Erkinciğim daha ufacıktı, sosyeteye tanıttım. Hep çok akıllıydı, yurt dışında burslar aldı, yine de beni bırakmadı. Benimle setlere gelir, senaryolara bakar, başka ağabeylerle tanışır, küçücük haline bakmadan, çevirdiğim filmlere yorum yapardı; daha on üç yaşında vardı yoktu. Sonra sonra büyüdü de, “Ben buradan gitmek istiyorum,” dedi de, bir dernek varmış, ona başvurdu da, gitti. Sordu da gitti. Her hafta bana mektup da yazdı, ben cevap yazmakta geciktim; o gecikmedi.

Kapıyı vurup duruyorlar. Vermeyeceğim. Hepsini bana Erkinciğim aldı da gönderdi Londralardan, Parislerden. Falbalas’dan kadife, tavşan tüylü eldivenler, türlü türlü kumaşlar, Staroměstská’dan avizeler, saten yatak örtüleri… Anneciğine paralar mı göndermedi, neler neler. Mektuplarda bana ne iltifatlar. Prag’a gitmişler, bir kadın arkadaşıyla. Oradan fotoğraf yolladılar, bir de el yapımı bir vazo. En güzel porselen. Bir tek bende varmış o vazo. Kadın, Erkinciğimden çirkindi, sonradan Erkinciğim başkasını buldu. Benim Erkinciğime kadın mı yok. Erkinciğim, o zaman bile, kendini rakıya filan vurup dağıtmadı. Böyle adamlarla arkadaşlık etmedi. Ölçülü Erkinciğim benim. 

Çamurlu ayaklarıyla kırar gibi açmaya çalışıyorlar kapıyı. Açın da gelin, haydi buyurun da gelin, aman geç kalmayın, ama ben veremeyeceğim bunların hiçbirini size kusura da bakmayın. Pantolonunuzu ütülesin sizin hanımlar önce, çift çizgi hepsi. Parıl parıl olmuş ütülenmekten. Aynı pantolon yedi gün boyunca giyilmez. Giyilse de öyle paf paf buharlı ütü basılmaz. Kimin evine giriyorsunuz siz öyle. Çekimden gelmişimdir, yorgunumdur, makyajsızımdır, geceliğim filan vardır üzerimde belki. Erkinciğimin bana ormanlardan topladığı kuru meyvelere göz dikmişler. Onların değeri benim ruhumda büyük ama bu adamların ne işlerine yarayacak bilmem. En iri kıyım olanları “Bu film afişleri antika şimdi,” diyor. Duvarlardan indiriveriyorlar teker teker. Erkinciğim, eski Yunan dilinde tabletler satın almıştı açık artırmadan. Sevgililer gününde gönderdiydi bana. Ucuza kapatmaz ama Erkinciğim. Parası neyse verir. Açık artırmada en çok Erkinciğim artırmıştır. Çok nüfuzluymuş şimdi Belçika’da Erkin. Herkes onun ağzına bakıyormuş konferanslarda. Yeni yazacağı denemelerin müşterisi bolmuş. Bütün akademi, diyor, anne, benim peşimde. E, diyorum ona, Erkinciğim, bir şeyler yazsan ya bana da, şöyle oynasam yeniden. E, diyor, anneciğim, ben öyle bir şeyler yazmıyorum ki sen oynayasın. Çok meşgul Erkinciğim.

Yazmaları alın ama Roma’dan gelen antik kolonları bırakın, diyorum, kaç filozofun salyası var onların üzerinde. Dinlemiyorlar. Dişlerini de fırçalamamışlar herhalde, ağızlarını açıp gülümseyemiyorlar da. Bütün çekmecelerini açıyorlar bir hanımefendinin. Erkinin yazdığı mektuplar saçılıyor yerlere. İçinden mücevherler, notlar, çekler... Barbar bunlar. Barbar. Diyorum bir üst kata çıkıp geleyim ben efendim. Vazoyu atıveriyorum geceliğin çaktırmadan içine. Tık tık tık yukarı çıkıveriyorum. İyi ki yaptırmış bana bu gizli odaları Erkinciğim. Öyle derdi; “Şu kadar şu kadar şu kadar şu kadar para gönderiyorum, için rahat olsun, sen rolüne hazırlan anneciğim, para derdin olmasın, birkaç da gizli oda yaptırırız sana, kilitlersin kendini, güzelce çalışırsın içeride rahatsız edilmeden.” Ama bunlar, bırakamayız, diyorlar, peşimden geliyorlar, benimle gelmek istiyorlar, beni bırakamıyorlar, imza istiyorlar, yok istemiyorlar, eşyaları istiyorlar, ardımdan ayrılmıyorlar. “Bir hanımefendinin sizin anlayamayacağınız ihtiyaçları var canım, ne münasebet, lütfen efendice davranın,” diyorum. Kolumdan çekiştiriyorlar. Vazo düşüveriyor geceliğimin iç cebinden. Yerde paramparça. Aman parçaları yapıştırılır, dokunmayın, alırım ben onu oradan, demeye kalmadan, bir bakıyorum, çoktan çıkmışlar. O koca koca herifler kayboluvermişler. Evdeki kediler mi yedi acaba bu barbar adamları, diyorum, o küçücük kediler, o minikler, nasıl yesin bunları diyorum.

Etrafa bakınıyorum, oda bomboş geliyor gözüme. Filmlerin afişlerini yutuvermişler. Benim herhalde bir an kendimden mi geçtim ne olduysa, onu, vazonun kırılmasını filan fırsat bilip, kolonları da götürmüşler, evim, Erkinciğimin bana aldığı bu tapınak, yıkıldı yıkılacak. Taş taş üstüne durmayacak. Aman, diyorum, şu odalara koşayım. Her şeyden korunayım derken, merdivenlerden koş koş koş, soluk soluğa kalıyorum.

Erkinciğim olsa hiç koşturmazdı beni. Beni odalara çıkarıverirdi kucağında. Çalışmam lazım, derdim, aman sana gelen teklif mi var, der, beni odaya götürürdü, ay dur, Erkinciğimin mektupları saçıldıydı, onları toparlayayım diye arkamı dönüyorum, bir de bakıyorum, sen tavanı tutan o koca sütunların yerinde, Erkinler, öylece bekleşiyormuş meğer, elleri yukarıda, ağızları sevinçten bir karış açık evi taşıyorlar. Erkinler, Erkinlerim niye geldiniz, aksatmasaydınız işlerinizi, diyorum, içim pır pır ediyor, ev, diyorum, dağıldı biraz, evde kendi kendime prova yapmaktan, diyorum, bakamadım hiç. Erkinler konuşmuyor, Erkinler öyle duruyor, bana bakıyor, ağızları açık, inci gibi dişleri pırıl pırıl. Vazo, diyorum, kırıldı Erkinlerim, artık kusura bakmayın, elim çarptı, şey oldu. Erkinler bana bakıyor, yüzleri kararıyor, yorgun musunuz, diyorum, niye öyle yüzünüz asıldı birden diyorum, bakıyorum, tavan alçalıyor, yorulduysanız, diyorum, biraz da ben taşıyayım, koca tavan, yoldan geldiniz, diyorum, ama taşıyamam ki ben, siz delikanlılar böyle zorlanırken, diyorum. Erkinler bir şey söyleyecek gibi ağızlarını açıyor, tavan çöküyor, Erkinler kayboluyor.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Balık*

Onu bu aralar uyku tutmuyor. Geceleri sık sık kalkıyor, bol bol su içiyor. Sabah kalktığında ne kadar su içtiğini hatırlamıyor ama karnında bir şişkinlik oluyor.

Annesi gittiğinden beri ona pek yazmıyor. Gerçi annesi işte, sık sık yazarım der yazmaz, babama söyleme dersin, hemen yetiştiriverir. Babamdan sıkılıp, kendini dışarı atmak ister, sana da gel der, sen ödev başında, yaş ortalaması hesabı yaparken, pek çıkmak istemezsin, ama kitap alırım çıkarsak der, aa canına minnet, sonra sana kitap almaz, kendine saç boyası alır, ama söz verir sonraki Salı almaya, o an cebinde sadece beş lirası kalmış olur çünkü.

Onu bu aralar uyku tutmuyor. Geceleri sık sık kalkıyor, etrafı kolaçan ediyor. Evde hiçbir ışık yanmıyor. O yüzden pek de bakınamıyor. Ama her su içmeye kalktığında, balıklara biraz yem veriyor. Balıklar mutfakta büyük bir akvaryumda, akvaryumun içinde yanan mavi bir ampulle aydınlandıklarından onları görebiliyor. Her gördüğünü de besliyor. Hiçbir balığı atlamıyor, aç gördü mü, ayağında terlikleri, üstü inceymiş, terli terli kalkınca hasta olurmuş dinlemeden, hop diye kapıveriyor akvaryumdan. İki yanağından bit çıtlatır gibi tutuyor balığı. Balık, ağzını açıyor. Biraz daha bastırsa, dudaklarındaki perde yırtılacak, biraz gevşetse parmaklarını, kayıverecek balık. İşaret parmağını yalayıp, yem kutusuna daldırıyor. Sonra o işaret parmağı balığın ağzına. Teker teker besliyor hepsini böyle. Bir yerde güneş doğar gibi oluyor. Gölgeler uzuyor çünkü.

Balıkları, yüzmeyi asla öğrenemeyeceğini anladığı günden beri çok seviyor. Annesi, teyzesi filan hep beraber gittikleri yazlık evin oradaki kocaman plajda en sevdiği şey: uzaktaki oğlanların, atlamayazsın lan muğagodumumunun num num num helelelele deyip, birbirlerini iskelelerden, başka yüksek yerlerden falan suya atmalarını seyretmek. Onlara baktıkça, kendisinin boyu aşmayan yerde suları çıpırdatan, sadece boyunun yettiği yerde çeşit çeşit düşmanla savaşan bir Su Kadın olmasından gurur duyuyor. Suları tokatlarken, başını biraz yukarı kaldırıyor, güneşe bakıyor, kör olacak gibi olmasına daha yüzyıllar varken, panik halinde başını indiriyor. Suyun içinde dönüyor, dönüyor, dönüyor. Ama sonra teyzesi geliyor. Teyzesi gelirken, kıkırdamaya başlıyor. Sonra susuyor. Teyzesi onu suya batırıyor, çıkarıyor, batırıyor, çıkarıyor. Çünkü Su Kadın, yazları galon galon tuzlu su içiyor. Çünkü, tuzlu su, Su Kadınların gözlerini pırıl pırıl, ışıl ışıl yapıyor.

Onu bu aralar uyku tutmuyor. Geceleri sık sık kalkıyor, etrafı kolaçan ediyor. Akvaryumun mavi ışığı yanıyor. Yatağından kalkıp, odasından çıkıyor. Önce sağına, sonra soluna bakıyor. Bir şey göremiyor. Işığa doğru ilerliyor. Akvaryumun üzerindeki yem kutusuna ulaşmak için elini uzatıyor. Rafın tozundan başka bir şey gelmiyor eline. Şaşırıyor buna. Daha gün gece yarım kutu vardı çünkü. Çok verdiyse, çatlamasın balıklar? Masaya bakıyor yok, barbunya da gitmiş. Dallı güllü muşamba masa örtüsünün yerine gazete kağıtları nedense. Usulca başını akvaryuma çeviriyor. İçinde su kalmamış. Plastik yosunlar küflenmiş. Mavi ampul yanmıyor. Etrafta bir şey göremez oluyor. Odasına geri dönmek için mutfaktan çıkıyor. Odayla mutfağı bağlayan koridor yok. Kapı yok. Eşik yok. Kapı eşiği yok. Oda yok. Ev yok. Teyzesi gitmiş, deniz kurumuş, midesi şişmiş, kitabı yok, annesi saç boyasıyla ne isterse yapsın şimdi. Işık yok. Balıklar yok. Boşlukta annesinin sesi çınlıyor, tekerleme gibi, nağmeli, inişli çıkışlı: “Ben saanaaa demeediiim miiii, baaaalııkkllaaaarrııı aaaç bırraaakmaa diyeeeee, beeeen saanaaa demediiiiim miiii, çoook yedirirseeen, çok ölüürlleeeeerr diyeeee, ben sana demediiiiiim miiii, bunlaaar senniiii yeeeer diyeeee…” Sonra ses de yok.





*Sevgili kuzijiki'ye teşekkür ederek.