1 Şubat 2012 Çarşamba

Balık*

Onu bu aralar uyku tutmuyor. Geceleri sık sık kalkıyor, bol bol su içiyor. Sabah kalktığında ne kadar su içtiğini hatırlamıyor ama karnında bir şişkinlik oluyor.

Annesi gittiğinden beri ona pek yazmıyor. Gerçi annesi işte, sık sık yazarım der yazmaz, babama söyleme dersin, hemen yetiştiriverir. Babamdan sıkılıp, kendini dışarı atmak ister, sana da gel der, sen ödev başında, yaş ortalaması hesabı yaparken, pek çıkmak istemezsin, ama kitap alırım çıkarsak der, aa canına minnet, sonra sana kitap almaz, kendine saç boyası alır, ama söz verir sonraki Salı almaya, o an cebinde sadece beş lirası kalmış olur çünkü.

Onu bu aralar uyku tutmuyor. Geceleri sık sık kalkıyor, etrafı kolaçan ediyor. Evde hiçbir ışık yanmıyor. O yüzden pek de bakınamıyor. Ama her su içmeye kalktığında, balıklara biraz yem veriyor. Balıklar mutfakta büyük bir akvaryumda, akvaryumun içinde yanan mavi bir ampulle aydınlandıklarından onları görebiliyor. Her gördüğünü de besliyor. Hiçbir balığı atlamıyor, aç gördü mü, ayağında terlikleri, üstü inceymiş, terli terli kalkınca hasta olurmuş dinlemeden, hop diye kapıveriyor akvaryumdan. İki yanağından bit çıtlatır gibi tutuyor balığı. Balık, ağzını açıyor. Biraz daha bastırsa, dudaklarındaki perde yırtılacak, biraz gevşetse parmaklarını, kayıverecek balık. İşaret parmağını yalayıp, yem kutusuna daldırıyor. Sonra o işaret parmağı balığın ağzına. Teker teker besliyor hepsini böyle. Bir yerde güneş doğar gibi oluyor. Gölgeler uzuyor çünkü.

Balıkları, yüzmeyi asla öğrenemeyeceğini anladığı günden beri çok seviyor. Annesi, teyzesi filan hep beraber gittikleri yazlık evin oradaki kocaman plajda en sevdiği şey: uzaktaki oğlanların, atlamayazsın lan muğagodumumunun num num num helelelele deyip, birbirlerini iskelelerden, başka yüksek yerlerden falan suya atmalarını seyretmek. Onlara baktıkça, kendisinin boyu aşmayan yerde suları çıpırdatan, sadece boyunun yettiği yerde çeşit çeşit düşmanla savaşan bir Su Kadın olmasından gurur duyuyor. Suları tokatlarken, başını biraz yukarı kaldırıyor, güneşe bakıyor, kör olacak gibi olmasına daha yüzyıllar varken, panik halinde başını indiriyor. Suyun içinde dönüyor, dönüyor, dönüyor. Ama sonra teyzesi geliyor. Teyzesi gelirken, kıkırdamaya başlıyor. Sonra susuyor. Teyzesi onu suya batırıyor, çıkarıyor, batırıyor, çıkarıyor. Çünkü Su Kadın, yazları galon galon tuzlu su içiyor. Çünkü, tuzlu su, Su Kadınların gözlerini pırıl pırıl, ışıl ışıl yapıyor.

Onu bu aralar uyku tutmuyor. Geceleri sık sık kalkıyor, etrafı kolaçan ediyor. Akvaryumun mavi ışığı yanıyor. Yatağından kalkıp, odasından çıkıyor. Önce sağına, sonra soluna bakıyor. Bir şey göremiyor. Işığa doğru ilerliyor. Akvaryumun üzerindeki yem kutusuna ulaşmak için elini uzatıyor. Rafın tozundan başka bir şey gelmiyor eline. Şaşırıyor buna. Daha gün gece yarım kutu vardı çünkü. Çok verdiyse, çatlamasın balıklar? Masaya bakıyor yok, barbunya da gitmiş. Dallı güllü muşamba masa örtüsünün yerine gazete kağıtları nedense. Usulca başını akvaryuma çeviriyor. İçinde su kalmamış. Plastik yosunlar küflenmiş. Mavi ampul yanmıyor. Etrafta bir şey göremez oluyor. Odasına geri dönmek için mutfaktan çıkıyor. Odayla mutfağı bağlayan koridor yok. Kapı yok. Eşik yok. Kapı eşiği yok. Oda yok. Ev yok. Teyzesi gitmiş, deniz kurumuş, midesi şişmiş, kitabı yok, annesi saç boyasıyla ne isterse yapsın şimdi. Işık yok. Balıklar yok. Boşlukta annesinin sesi çınlıyor, tekerleme gibi, nağmeli, inişli çıkışlı: “Ben saanaaa demeediiim miiii, baaaalııkkllaaaarrııı aaaç bırraaakmaa diyeeeee, beeeen saanaaa demediiiiim miiii, çoook yedirirseeen, çok ölüürlleeeeerr diyeeee, ben sana demediiiiiim miiii, bunlaaar senniiii yeeeer diyeeee…” Sonra ses de yok.





*Sevgili kuzijiki'ye teşekkür ederek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder